Talip Öztürk, Birlik Dayanışma ve TKP

Bir komünistin kısa fakat örnek yaşamı
Talip Öztürk (Orhan Tok Yoldaş)

Erzurum’da doğdu
1979’da İstanbul’da faşist çetelerce öldürüldü.
Anısı mücadelemize ışık tutuyor.

“İlerici insanlık savaşsız sömürüsüz barış içinde bir dünya istiyor. Emeğin ve özgürlüğün bu yeni dünyası bir gün mutlaka kurulacaktır. Biz buna inanıyor, bunun için mücadele ediyoruz.” 
                                                                 Talip Öztürk, (1978 Kubilay’ı anma konuşmasından)

“Talip Öztürk’e yönelen saldırı partimize,
işçi sınıfına, demokrasi güçlerine saldırıdır.”
                                                               İ. Bilen, (Kasım 1979, Moskova konuşmasından)

Türkiye öğretmen hareketinin devrimci önderi, TKP’nin yılmaz savaşçısı Talip Öztürk bundan 25 yıl önce 16 Kasım 1979’da aramızdan ayrıldı.
Talip Öztürk olağanüstü yaratıcı, pratik bir zekaya sahipti ve örgütçü yetenekleri yüksek bir yoldaştı. O kendinde var olan bu özelliklerini kuramsal ve pratik çalışmalarla sürekli canlı tutar ve geliştirirdi. Diyebiliriz ki o kendini daha ilk gençlik döneminden itibaren gelecekteki zor ve çetin mücadelelere bilinçli bir biçimde hazırlamış, böylesi dönemler için kendini eğitmiş ve yetiştirmiştir. Talip Öztürk, Marksist klasikleri daha ilk gençliğinde incelemeye başlamış bir devrimcidir. Örneğin 73’lerde Engels’in Doğanın Diyalektiği adlı ünlü yapıtını inceliyor ve insanlık tarihini bir çok bakımdan Hikmet Kıvılcımlı’dan çok daha geniş bir perspektifte yorumluyordu:
İnsan uygarlığının son on bin yıldaki bütün teknolojik sıçramalarında demir rol oynamış, demirden aletlerin keşfiyle insanlık avcı-toplayıcı dönemden tarım dönemine, göçebe yaşam biçiminden yerleşik yaşam biçimine, oradan da kent yaşamına geçmişti. Demirden yapılma aletlerden başlayarak gelişen araç üretimi günümüzün gelişmiş teknolojisini yaratmıştı.
Talip Öztürk’ün bu yöndeki çıkarsamaları doğruydu. Talip Öztürk politik çalışmaya daha 20’li yaşlarının başında genç bir devrimci olarak başlamış ve o dönemden sonra devrimci mücadeleye ancak ölümle kopabilecek şekilde bağlanmıştır.

Birlik ve Dayanışma’nın Doğuşunda Talip Öztürk

Talip Öztürk, Birlik ve Dayanışma’nın kurucusu ve gerçek önderidir. O hareketimizin legal platforma çıkışının da öncülerindendir.
Bizler 73’lerde, hapisten yeni çıkmış düşüncelerini gözden geçirmekte olan dar ve oldukça kapalı bir kadroyduk. Böylesi kadrolarda genellikle pratikten kopukluk ve subjektivizm ağır basar. O zamanlar, ileride Birlik ve Dayanışma’nın devrimci çekirdeklerini oluşturan bu kadronun kitle mücadelesine çekilmesindeki başlıca etken Talip Öztürk olmuştur.
O günlerde bizler soruna, yığın örgütlerinde çalışmaktan çok politik tercihlerin yığın örgütlerine indirilmesi açısından bakıyor ve “politik rotası olmayan legal çalışmaları” eleştiriyor iken, o, yeni gerçekleri -legal çalışmanın önemini- zamanında kavramayı başarıyor ve o zamana dek kesinlikle illegal konumda kalmayı savunan bizim dar kadromuzu yığın örgütlerinde legal olarak konuşlandırıyor, böylece yeni kadrolarla diyalogumuzu sağlıyor ve bizi kitlelere ulaştırıyordu. İşte Birlik ve Dayanışma bu adımlardan, bu girişim ve gelişmelerden doğmuştur. Ama sadece o ilk devrimci itilimin gerçekleşmesinde değil, daha sonra da başarılan ne varsa, yine Talip Öztürk’ün o engin sağduyusu ve büyük özverisi sayesinde başarılmıştır. Birlik ve Dayanışma’nın gerek doğuşunda, gerek sonraki gelişen devrimci kitle etkinliğinde onun bilinci, emeği, alın teri vardır.
Bilindiği gibi Birlik ve Dayanışma İstanbul öğretmen hareketinde doğmuş, orada formüle edilmiş ve sonra Ankara, İzmir, Adana, Trabzon, Lice, Bartın, Trakya derken tüm öğretmen hareketine yayılmış, en sonu ülkede genelleşmiş, halkevlerinde, sağlık kesiminde, mühendis odalarında, sendikalarda ve nihayet DİSK’te komünist çizginin temel legal ve yarı legal biçimine dönüşmüştü. O dönemde Türkiye’ye özgü bir durumun oluşmaktaydı: O günün Fransa’sında FKP miting yapıyor, mitingde partiye üye formunu dağıtılıyor, sonra parti genel sekreteri, “Her mitingde 50-60 üye kazanıyoruz” diye açıklamalarda bulunuyordu. Böylesi bir ülkede FKP sempatizanı oluyordu, ama Türkiye’de durum başka türlü gelişiyordu.

Türkiye’de TKP sempatizanı, taraftarı ve yandaşı olmanın biçimi Birlik ve Dayanışma’cılıktı. Bu onun yığın örgütlerindeki bir biçimi aynı zamanda ona geçişin bir yoluydu. Birlik ve Dayanışma hem komünizmin kitlesel okuluydu, hem de son derece yaygın bağımsız bir biçimdi. Her alanda yaşamın içine inmişti. Şurada bir kahvede, beride bir fabrikada, sonra bunları içine alan bir mahallede, kasabada, kente, gerek sınıf mücadelesinin çeperlerinde, gerek merkezlerinde, fakat hayatın her alanında eylemli olarak vardı. Bu ağ öylesine etkili işliyordu ve öylesine yaygındı ki, sonradan köylere kadar uzanabilmemizi ve 12 Eylül faşist rejiminde toplumun esnek gözeneklerinde tutunabilmemizi olanaklı kılmıştır.
Şu da var ki bu hareket legaldi ama yasal değildi. Bugünkü gibi burjuva yasaları çerçevesine oturtulmuş, solun dünyada ve ülkede zayıflaması sonucu burjuvazinin artan kendine güveni temelinde verilmiş bir yasallık değil, kitlelerin eyleminin hukuka yansımamış ama fiilen kitle hukukuna dönüştüğü, savaşarak kazanılmış ve ancak savaşarak sürdürülebilen bir legalite, devrimci bir legaliteydi. Bu nedenle de Birlik ve Dayanışma yer yer kitlelerin kendi hukukunu uygulamasının bir biçimine, kitle meşruiyetinin toplumsal politik biçimine dönüşmüştür.
Batı’nın Semirmiş Toplumlarından Farklı Bir Mücadele

Marksist-Leninist sosyal devrim teorisinin benimsenmesi Batı’nın herhangi semirmiş bir toplumunda başka, Türkiye’de başkaydı. Türkiye’de Marksist-Leninist teori sınıf savaşının yöntemi, bu savaşın sanatı olarak ve yeni bir dünyanın doğusunun mantığı ve teorisi olarak, sert sınıf mücadelelerinin alevleri içinde öğreniliyor ve öyle benimseniyordu. Bunun gibi, Batı’da komünist parti üyeliği nihayet açık bir siyasal tercih iken, Türkiye’de bu, adeta savaş durumundaki bir orduya girer gibi, savaşı ve hatta ölümü dahi göze alarak yapılan ve bireyin yaşamının tüm veçhelerini kucaklayan “total” bir tercihti. Birlik ve Dayanışma’ya da böyle giriliyordu. Sadece İstanbul’da partili olmayıp Birlik ve Dayanışma’cı olduğu için 77-79 aralığında başta Tacettin ve Alptekin yoldaşlar olmak üzere 8 yoldaşımız faşist çetelerce katledilmiştir. Bu, diğer illerde de benzer şekilde sürüyordu. Onlar partili olarak ölme olanağını bulamamış olsalar da komünist olarak ölmüşlerdir, yüreklerimize gömülmüşlerdir.

SBKP ve TKP Çizgisi

Birlik ve Dayanışma’nın daha yeni temellerinin atıldığı bu ilk oluşum döneminde TKP yığın örgütlerinde çizgi olarak hissedilse de henüz örgütlü politik güç olarak fiilen yoktu. Talip Öztürk’ün de içinde bulunduğu bizim dar kolektifimizin, önce SBKP çizgisini ve sonra büyük ölçüde bundan dolayı TKP’çizgisini benimsemesiyle birlikte bu süreç başladı. Bu sırada ülke genelinde de bir atılım gerçekleşmek üzereydi.
Birlik ve Dayanışma’nın ilk kitlesel başarısını Talip Öztürk’ün desteğiyle kazanmıştık ve Talip Öztürk TÖB-DER İstanbul Şubesi’nin yeni başkanıydı. Ondan sonra da İçerden ve dışardan tüm provokasyonlara karşın, Birlik ve Dayanışma’daki CHP’liliği aşamamış bazı kariyerist unsurların girişimlerine karşın, o hep başkan olarak kaldı.

Kitle Önderi Talip Öztürk

Talip Öztürk hangi özellikleriyle ön plana çıkarıyordu ve bugünün genç kuşaklarına onu nasıl tanıtabilir, onun gerçek devrimci değerleri hakkında ne söyleyebiliriz?
O’nun genç kuşaklar için bir yapıt bırakmaya zamanı olmadı. Ama o hayatının yapıtını bıraktı. O biz devrimcilere, bir devrimcinin devrim için verilmesi gereken en değerli şeyini, yaşamını dahi verebileceğinin simgesi olmuştur. Kesinlikle değişmesi gereken günümüz dünyasına bıraktığı en büyük yapıt budur. Geçmişte verilen tüm kavgaları bir takım hata ve yanlışlara indirgeyerek mücadele tarihimizi inkâr edilen dönülen iddiaların hikâyesi gibi sunmaya kalkışan bazı geçici yol arkadaşlarının şimdi içinde bulundukları tükenmişlik ve çürümeyi gördükçe Talip Öztürk’ün yaşamıyla ortaya koyduğu bu dev yapıtın anlamını bugün daha iyi anlıyoruz.
Talip Öztürk yaşamın değerini en derin anlamı içinde kavramış bir insan olmanın bilinciyle devrimci çalışmaya tüm yaşamını adamıştır. Devrimci çalışmaya tüm yaşamını adayan bu büyük devrimci aynı zamanda kendi ile özünde barışık, halkın sevgisini kazanmış, engin hoş görü sahibi hümanist bir insandı. Doğal halk önderi özelliklerini kendinde birleştirebilen kitle çizgisinin istisnai liderlerinden biriydi. Halktan öğrenen, halk için çalışan, halktan kopmayan, içten ve sade, özverili ve dürüst, özü sözü bir, etik ve tinsel değerleri yüksek bir yoldaştı. 

Onun bu özellikleri sayesinde Birlik ve Dayanışma katıldığı her seçimi ezici bir çoğunlukla kazanıyor ve yine onun bu kişisel değerleri sayesinde kamuda, bu nitelikte devrimci liderleri olan Birlik ve Dayanışmanın demokratik bir seçimi kaybetmesinin olanaksız olduğu kanaatinin oluşmasına katkıda bulunuyordu. (Gerçekten de Birlik ve Dayanışma kuruluşundan sonra katıldığı hiçbir seçimi kaybetmemiştir.)
Sınıf mücadeleleri tarihindeki olağanüstü dönemler, genellikle saklı kalmış büyük değerleri öne çıkaran ve bu değerleri tarihin nesnel yasalarını öznel eylemlerinde ifade edebilecek nitelik ve sağlamlıkta yeniden biçimlendiren dönemlerdir. Talip Öztürk’ün liderlik özelliklerini kolay günlerin zafer alayları belirlemedi, tersine onun asıl devrimci değerleri faşizmin tırmanış koşullarında ve ağır tasfiye döneminde ortaya çıktı ve biçim aldı. Talip Öztürk faşist tırmanışa karşı da, komünist hareketin yığın örgütlerinden tasfiye edilmek istenmesine karşı da var gücüyle mücadele etmiş ve mücadelenin her cephesinde bütün yetenek, özveri ve dikkatini eyleme geçirmiştir. O olmasaydı, kitleler içinde tutunmamız asla olanaklı olmazdı ve kesinlikle tecrit olurduk.
Örneğin tasfiye döneminde, sadece İstanbul’daki kongre öncesinde, Talip Öztürk ile birlikte 2800 Birlik ve Dayanışmacı öğretmenin yığın örgütünden atıldığı ve “yeniden üyeliklerinin, politik görüşlerini terk etmeleri” koşuluna bağlandığı günlerde, o zamana kadar Birlik ve Dayanışma’ya da sosyalizme de uzak duran binlerce “sıradan öğretmen” Talip Öztürk’ün etrafında halkalanıyor ve Talip Öztürk, mücadelemizin simgesi haline geliyordu.
Bugün aradan geçen çeyrek asırdan sonra bile dönüp geriye baktığımızda “politik görüşleri nedeniyle Talip yoldaşa ve onun şahsında komünizmin ilke ve değerlerine yapılmış haksızlıklar karşısında, siyasi görüşü ne olursa olsun, bugün her dürüst devrimcinin, düşünce sisteminin de, mantığının da allak bullak olmaması olası değildir ve gerçekten de, Türkiye’de siyaset yapan bütün bu grupların Talip Öztürk’e kesinlikle özeleştiriyi gerektiren ödenmemiş borçları vardır.” Diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Diğer yandan eğer sayın N.Yağcı Birlik ve Dayanışmanın yığın örgütlerinde sekter çizgi izlediğini ileri sürerek, sonradan mücadeleyi eleştirmeye kalkışacağına bu somut durumu anlamaya çalışsaydı ve eğer tasfiyeci akımların darbelerinin kitlesel çıkışlarla boşa çıkarıldığı günlerde, merkez komitesinin kutlama yazısını Birlik ve Dayanışmanın merkezi seksiyon komitesine bizzat kendisinin verdiğini unutmasaydı, belki o zaman hem partimizin hem de sosyalizm ve komünizmin yüksek ideallerini yaşamlarıyla savunan yoldaşlarımıza ve onların verdiği büyük kavgaya karşı vicdan borcunu yerine getirmiş ve hiç değilse tarihimizi “tarafsız” yorumlamış olurdu.
Şunu da belirtelim ki, Birlik ve Dayanışma, tasfiyeci blokun tüm bu girişimlerine karşın, onların toplam oyunu kat kat aşan yığınsallıkla kongrelerde yeniden ortaya çıkıyor ve tasfiye girişimlerine olanak vermiyordu. Durum adeta, Azrail ile tanrının konuşması gibiydi: Onlar biçiyor, fakat Birlik ve dayanışmada kenetlenen komünistler bitmiyordu. Bir gidiyor, bin geliyorlardı. Komünistleri çoğulcu olmamakla, demokrasiyi benimsememekle suçlayanların, Birlik ve Dayanışmanın hem yığınsal demokratik gücü hem de gerçekten gelişmiş demokratik kültürü karşısında arka arkaya bozguna uğramaları ve yığın örgütlerinde tümden anti demokratik konuma savrulmaları onlar adına tam paradokstur. Seçim ise seçim, oy ise oy, Birlik ve Dayanışma her platformda vardır ve diğer siyasetleri sadece fikirleriyle değil, aynı zamanda ve özellikle baş hedef için ve baş düşmana karşı demokratik güç birliği şiarlarıyla da dövmektedir. Ama olaylar, yığın örgütlerine tutarsızlığı ve kof bir sol söylemi, bunun yanı sıra karşıtına zor ve şiddeti dayatan bu siyasetlerin, seçime, oya, taban iradesine saygıları olmadığı gibi ortak mücadelenin gereği olan demokratik kültürlerinin de eksik olduğunu göstermiştir. Ne var ki bu böyle olsa bile artık yığın örgütlerinde yeni bir durum söz konusuydu: Artık yığın örgütlerinde Birlik ve Dayanışma vardı ve Birlik ve Dayanışma zor ve şiddete boyun eğdirilemezdi. Birlik ve Dayanışma hiçbir “silahın” düşünceden daha güçlü olmadığının yığınsal ifadesi ve fiili kanıtıdır.
Yığın Örgütlerinde Çatışmayı Dayatan Ne İdi?
Yığın örgütlerinde çatışmayı dayatan ne idi? Bunu, Birlik ve Dayanışma’daki yönlendirici komünist kadroları suçlamadan önce yığın örgütlerinde o anın somut koşullarını dikkate alarak anlamaya çalışalım: “Durum niçin çatışmaya dönüşmüştü ve bu çatışma nasıl önlenebilirdi?” soruları, bu çatışmanın nedenleri doğru anlaşılmadıkça yanıtlanamaz.
Çatışmayı dayatan ne idi?
Çatışmayı dayatan mantıktı.
Yok etme – var olma mantığıydı.
Şimdi şu anki yığın örgütlerinde, şu veya bu grup ya da kişiler, belirli bir görüşü benimsedikleri için “meşru değillerdir”, “var olmamalıdırlar” denildiği zaman bunu hangi mantık kabul eder? SBKP’yi destekledikleri ve TKP çizgisini benimsedikleri için var olmamalıdırlar diye düşünülür ve “ilerlemecilerin hesabını göreceğiz”, “Birlik ve Dayanışmayı tecrit edip atacağız” denirse, bunu hangi mantık kabul eder? DEV-YOL’dan TSİP’e, TİP’ten CHP’ye tüm siyasi çizgiler meşru kabul edilir fakat, TKP çizgisi -ve dolayısıyla Birlik ve Dayanışma çizgisi – meşru kabul edilmezse bunu hangi mantık kabul eder? Bunu bugünkü fikirsiz konsensüs ortamında bile kimse kabul edemez, kendi öz değerleri olan ve kendi öz değerlerine saygısı olan kimseye böylesi bir politik onursuzluk kabul ettirilemez.
Birlik ve Dayanışma işte bunu kırmak için mücadele etmiştir. Ağır bedeller ödememize ve kesintisiz bir mücadele vermemize karşın yeterince başarı sağlamamız ve çemberi kırmaya yetecek güç dengelerine geçebilmemiz çok zordu, çünkü oyun global planda oynanıyor, Maden-İş ve Bank-Sen de DİSK’ten tasfiye edilmek isteniyordu.
Bu nedenledir ki, 12 Eylül rejimine karşı demokratik halk direnişinin örgütlenememesi ile 12 Eylül öncesi süre giden likidasyon ve tasfiye arasındaki nesnel bağıntıyı görmeden, “niçin direniş olmadı” demek, 12 Eylül askeri-faşist darbesine giden süreçte bizi çembere, karşımızdaki sol akımları ise tuzağa düşüren emperyalizmin söz konusu global stratejisini anlamadan konuşmaktır. Gerçekten de, SSCB’ye komşu bir ülkede, devrimci komünist gelişmenin olduğu, DİSK, TÖB-DER ve İGD’nin militan bir biçimde ayağa kalktığı bir ülkede emperyalizmin tuzak kurmaması olası değildi. Fakat diğer yandan biz de ne bu tuzağı kırabiliyor, ne de bir dolayımla tuzaktan uzak durabiliyorduk. Şimdi bugün önümüzdeki ortak mücadeleye katkıda bulunması bakımından bu dönemden tüm sol adına önemli bir ders çıkarmamız gerekirse bu ders şudur: Sol içi tartışma ve mücadelelerin zemini baş düşmana karşı mücadele zemini olmalıdır. Mücadele, baş düşmana karşı baş hedef için mücadele olmaktan çıkar da sol içi sürtüşmelere dönüşürse bu emperyalizmin tuzağına düşmekten başka bir anlama gelmez.
Yazık ki, o zaman çoktan kurulmuş olan bu tuzakta, biz komünistler çemberdeydik, diğer sol akımlar ise anti- TKP, anti Birlik ve Dayanışma eğilimleri yüzünden bu tuzağın içindeydiler. Çemberi kırmak isteyen komünist irade ile komünistleri çembere alan akımların eylemlerini aynı keyfe koymak, kendilerine çatışmayı dayatanlarla dayatılan çatışmaya karşı öz savunma verenleri aynı kıstaslarla yargılamaya kalkışmak tarihsel adalete sığmaz. Biz çatışmaya girmedik, çatışmayı istemedik, çatışmayı savunmadık, çatışma bize dayatıldı ve başka bir yol da bırakılmadı, ya çekip gidecektik yada direnecektik. Biz direnme hakkını kullandık. Birlik ve Dayanışmanın tüm mücadelesindeki hata ve yanlışlarının sorumluluğunu olduğu kadar, söz konusu direnme hakkının seçiminde ve kullanılmasında yapılan hata ve yanlışların tüm sorumluluğunu da, dar anlamda, alanın hayatta kalan diğer sorumlusu olarak bu satırların yazarı tarih önünde üstleniyor. Fakat geniş anlamda komünist kadrolar ve birlik dayanışmanın öncü kadroları temelde yanlış yapmadılar, onların yaptıkları politik öz savunmadır. Onlar devrimci komünistler olarak sınıf çizgisinin başarısı için direndiler, enternasyonal çizginin zaferi için çarpıştılar. 

Aslında Birlik ve Dayanışma, daha baştan ateş altında kurulmuş ve daha kurulur, kurulmaz, (yığınsal bir oylama ile “Birlik ve Dayanışma” adını alır almaz) eyleme geçtiğinde, Türkiye’nin politik bünyesinde bulunan tüm sol siyası gurup ve partileri örgütlü bir biçimde karşısında bulmuştur. Peki, ama Birlik ve Dayanışma kimdi ve ne idi? O zamana dek yığın örgütlerinde var olmayan böylesi bir çizgileşmenin tanımı yapılmak isteniyor, yanıtı aranıyordu:

Birlik ve Dayanışma Neydi?

Birlik ve Dayanışma yığın örgütlerinde yeni bir çizgiydi. ya da daha doğrusu en eski olan en yeni çizgiydi. Yığın örgütlerinde toplumsal planda sınıf çizgisini, politik planda TKP çizgisini, dünya ölçeğinde SBKP ve sosyalist sistemin enternasyonal çizgisini temsil ediyor, bu çizgiyi başat alıyor ve bunu sloganlaştırmadan yığın örgütlerinde içeriğini dolduruyordu. Bu evrensel çizgiyi yığın örgütlerine indiriyor, ya da yığın örgütlerini bu evrensel çizgiye çıkarıyordu. Her ikisi de doğruydu, her iki görüş de bir ve aynı şeyin iki yüzüydü ve bir birini bütünlüyordu. Birlik ve Dayanışma, yığın örgütlerine yeni girmekte olan, parti bağı ve örgütlenmesi gizli, ideolojisi açık, politikası kısmen açık bir hareket olmasına karşın, yine de kısa sürede diğer siyaset ve grupları kat kat aşan bir yığınsallıkla kitle örgütlerine damgasını vurmuştur. Bu nedenledir ki, diğer sol akımlar, Birlik ve dayanışma’yı “bitirmek”ten, “silmek”ten söz etmeye ve bunun için “geniş ittifaklar” kurmaya başladılar. Bize göre ise, Birlik ve Dayanışmada ifadesini bulan komünist iradeyi hiçbir güç bitiremezdi. Komünist iradeyi tarihten silecek güç yer yüzünde var değildi. Biz kendi kendimizi yok etmedikçe, -ki bu bizim en zayıf tarafımızdır- biz, hiç te uyanık olmadığımız iç ihanetle vurulmadıkça, hiçbir güç bizi yok edemezdi. Birlik ve Dayanışmanın, işçi sınıfımızın ve militan gençliğimizin desteğini de yanına alarak verdiği direnişin anlamı budur.
Şunu da belirtelim ki Birlik ve Dayanışmanın verdiği mücadele bir öz savunma mücadelesi olarak kaldıkça meşru bir mücadeleydi, kendisine dayatılan çatışmayı soğukkanlı ve kitlesel kararlılıkla ve iç çatışmaya dönüştürmeden boşa çıkardığı ölçüde ve sürece haklı bir mücadeleydi, ama merkezi düzeyde genelleştirildiği ve politik taktiğe dönüştürüldüğü anda haklı ve meşru olmaktan çıkıyordu. Bu ikisi arasındaki fark, Nazi tırmanışı koşullarında solda çatışmayı taktik haline getiren politik aymazlık ile ünlü 7. kongrenin sorumlu çizgisi arasındaki farktır.
Benzer olarak, Türkiye’de ortaya çıkan faşist tırmanışa elverişli koşullar nedeniyle yığın örgütlerinde sol içi tartışma ve sürtüşmeler döneminden anti- faşist birlik dönemine geçiş sorununun dönemin can alıcı sorunu olduğunu saptayan Birlik ve dayanışma bundan sonraki tüm etkinliğini bu amaç etrafında yoğunlaştırmıştır. Çünkü bu sırada yığınlar çatışma ve kargaşa içinde kaynıyor, faşizme tırmanış ortamı oluşturan sol içi çelişkiler denetimden çıkıyor, durum tehlikeli bir bunalıma doğru gelişiyordu.
Öğretmenin birliği yayınlarında çıkan “TÖB-DER’de Çıkış yolu Hedef ve perspektifler broşüründeki (Eylül 1979) son satırlar bu duruma müdahale gereğinin açık bir ifadesidir: “Tırmanan faşizm ve yaklaşan faşist darbe karşısında; Temel görev, anti-faşist mücadelede yeri olan tüm diğer grup ve güçleri somut bir eylem birliği temelinde birleştirmektir. Birlik ve Dayanışma bu konuda üzerine düşen her özveriyi gösterecektir.”
O günlerin tehlikeli boyutlar alan sol içi çatışmalarına son verip, demokratik güçleri baş düşmana karşı ortak mücadele çizgisinde birleştirme gereğini bu denli duru bir biçimde ifade eden bu saptamanın arka planı hakkında bugün ne söylenebilir? Açıkçası o günlerde biz, mevcut gidişin tersine çevrilmesi gerektiğini düşünmeye ve yaklaşan askeri darbe tehlikesi karşısında CHP’den DEV-YOL’a kadar, fakat daha çok, TKP- DEV-YOL eksenli bir ittifak perspektifini önemli anti faşist seçenek olarak görmeye başlamıştık. Ancak ne var ki, bu yönde attığımız adımlar o dönemde partiye çok aykırı görünmüş ve hatta N.Yağcı’nın eleştirilerine neden olmuştu. O “Sol radikallerle aramızdaki çizgileri daha kalın çizmek”ten yanaydı. Bu, Birlik ve Dayanışma seksiyon komitesi ile parti MK arasındaki ilk büyük çatlaktır. 

Birlik ve dayanışmanın merkezi kadrolarının “parti disiplinine ters düşen” bu davranışının tarihi somut anlamı nedir?

Zamanın ve olayların içinde doğrulanan bu anlayışın tarihi somut anlamı şudur: Devrimci bir sınıf partisinde, ya da sınıf doğası olan taraflı bir devrimci partide siyasal yanlışlar üzerinde disiplin kurulamaz, kurulsa da sürdürülemez. Çünkü, parti hukuku devrim hukukunun üstünde değildir. Devrim hakkı en yüksek haktır. Bu nedenle Birlik ve Dayanışma açık parti kararına rağmen faşist tırmanışı engellemek, faşizme karşı demokratik halk devrimi perspektifinde bir savaş bloku kurmak için, DEV-YOL’a ısrarla güç birliği önerileri götürmüştür. Bu noktada sorun, iki ayrı akım arasındaki sınırların kalın ya da silik çizilmesi sorunu değil, sorun kalın çizgilerle birbirlerinden ayrı olan bu iki hareketin ortak mücadelesinin askeri bir darbeyi önleyecek nesnel güç dengesine geçişe olanak verecek tek seçenek olması sorunudur. Nitekim daha sonra 83 parti plenumu bizim 79’da önerdiğimiz bu çağrının haklı ve yerinde bir çağrı olduğunu kabul etmiş ve parti çağrısı olarak yinelemiştir. Fakat 79’da sol radikaller de başka havadarlardaydılar ve Ankara’daki temsilcileri aracılığı ile Birlik ve Dayanışmanın teklifini ret ettiklerini açıklamakla kalmadılar,“TKP Ankara’yı bize bıraktı.” şeklinde grupçu açıklamalar yaparak sorunun tarihsel öneminin farkında bile olmadıklarını gösterdiler. Bilindiği gibi, bu aymazlıkların sonucu hepimiz için, genel olarak tüm sol için yıkıcı sonuçlar doğurmuştur.

TKP Üyesi Talip Öztürk

Talip Öztürk’ün partiye girişi şöyle oldu: O eğitim alanında merkezi düzeyde örgütlenen ilk komünistlerden biridir. TÖB-DER İstanbul Şube başkanı ve Birlik ve Dayanışmanın sembolü olan Talip Öztürk’ün partiye alınması önerisinin MK’de uygun görülmesi üzerine kendisine parti üyeliği teklif edildiğinde üzerinden büyük bir yükün kalktığını hissetmiş ve mutlu olmuştur. Daha sonra, TKP’nin ona vermiş olduğu “Orhan Tok yoldaş” adını yığın örgütlerinde yayılıp gelişen parti komiteleri çok duydular. Bu ad en kritik anlarda yoldaşça dayanışmanın, ortaya çıkan sorunların komünistçe çözümünün simgesi olmuştur. “Tok yoldaş” partinin alanımızdaki komünist vicdanıydı.
Birlik ve Dayanışma içinde ilk komünist nüveler böyle doğdu. Ama onlar ilk ve çok önemli devrimci nüvelerdi. Bu yüzden de faşist odaklar için boy hedefi olmuşlardır. Özellikle 79’un toz duman ortamı içinde bir yandan arka planda askeri darbe tezgahlanmakta bu amaçla daha sonra söndürmek üzere sahte yangınlar çıkarılmaktaydı. Diğer yandan terör alabildiğine hızlanmış ve Birlik ve Dayanışmanın merkezi seksiyon komitesi üyesi, partimizin Kürdistan seksiyonunun öncü komünistlerinden Mehmet Çakmak yoldaş Diyarbakır’da katledilmişti. Talip Öztürk Diyarbakır’daki cenaze töreninde konuşurken, “Mehmet Çakmak yoldaşın yolunda yürüyeceğimize” hepimiz adına ant içti. Bu konuşma hepimizi bağlayan stratejik bir tavır alıştı. Yani asla gerilemeyecektik.
Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra MK’nın beni geçici bir süre için yurt dışına gönderme kararı alması üzerine yaptığımız son seksiyon komitesi toplantısında Talip yoldaş “tanımadığı kişiler tarafından izlendiğini” söyledi ve durumun hem komitede görüşülmesini hem de üst tarafa iletilmesini istedi.
Sonradan gelişen olaylar yüzünden bu sahne canlı bir tablo gibi belleğimde çakılıp kaldı. Yurt dışından döndükten sonra da partide bu yüzden bir çok kavgalarımız olmuştur. Sorun şu haklıydı, şu haksızdı sorunu değil, sorun partimizin, gelip dayadığımız tıkanma noktasını aşabilecek somut bir politikasının olmaması sorunuydu.
Tok Yoldaş, “izlendiğini” açıkladığı zaman, komitede, “rapor”alıp okula girmemesi, eve de çok seyrek ve dikkatli uğraması, iki kişilik güvenlik olmadan legal ortama girmemesi vb. gibi hemen ilk ağızda akla gelebilen sıradan “önlemler” kararlaştırıldı. Bu arada ben de, üst komiteden, yurtdışına benim yerime “Tok yoldaşın” gönderilmesini istedim ve kendi adıma yurt dışına gitmeyi ret ettim. Uzun tartışmalar olmuş, fakat karar değişmemiştir. O zamanlar parti üst organlarında “böylesine sembol olmuş önderlerin geriye çekilmesi yığınlar arasında yılgınlığa ve moral çöküntüye yol açabilir” şeklindeki değerlendirmeler vardı. Ama böylesine sembol olmuş önderlerin bu şekilde öldürülmesi de yığınlar arasında yılgınlığa ve moral çöküntüye yol açıyordu. Mücadele keskinleştikçe daha kapsamlı güvenlik önlemlerine gereksinim doğuyordu, çünkü sınıf mücadelesi gelişip sertleştikçe her yanda saldırıya açık, savunmasız kanatlar bırakmaya başlıyorduk. 

Talip Öztürk Yoldaştan Sonraki Dönemde
Birlik -Dayanışma ve TKP

5-6 yıllık süreçte, yığın örgütlerindeki mücadelemiz çok önemli bir noktaya gelmişti. Marksist-Leninist teoriyle donanmış bilinçli kadroların öncü eylemi sayesinde yığın örgütlenmesinin bir biçimi olarak gelişen Birlik ve Dayanışma, kitlelerin kapitalizmden süreç olarak kopuşunun ve yığın demokrasisine geçişinin somut bir biçimine dönüşmüştü. Klasik Sovyetler bekleyen dogmatik kafalar, bu biçimin önemini kavrayamadılar. Oysa yaratıcı kitle eylemi içinde yeni bir biçim doğuyordu ve eğer doğru ele alınsaydı, Birlik ve Dayanışma kitlelerin politikleşmesinin ve devrimin politik ordusunun oluşmasının ülkemize özgü bir biçimine dönüşebilirdi.
İkincisi Birlik ve Dayanışma sayesinde yığınlar, bir yandan burjuva reformizmi ile Marksist leninist devrimci radikalizm arasındaki, diğer yandan zamandaş olarak, sol sekter ve maceracı çizgiler ile devrimci sınıf çizgisi arasındaki temel ayırım hatlarına kendi öz deneyimleriyle ulaştılar. Mücadele ve öz deneyimler süreci içinde bu ayırım noktasına ulaştık. Bu Türkiye için gerçekten yeni ve daha önce yaşanmamış bir süreçti.
Üçüncüsü, Birlik ve Dayanışma illegal bir hareketin, legal çalışmayı kazanabileceğinin, illegal devrimci bir partinin kitlelerden kopukluk gibi bir yazgısının olmadığının, dolayısıyla yasa dışı devrimci bir partinin de kitleselleşebileceğinin yaşayan canlı bir doğrulaması olmuştur. Ancak bunun için, sendikalarda, gençlikte ve kitle örgütlerinde, yüksek düzeyde donanımlı, devrimci yetilerini geliştirmiş, yığınlara güven veren Talip Öztürk gibi öncü devrimcilerin olması şarttır.
Dördüncüsü; tüm diğer koşullar gerçekleşmiş olsa bile, bıçak sırtı dengelere dayanan kaynama dönemlerinde toplumsal planda genel bir çıkış oluşturup-oluşturamama koşuluna bağlı olarak bu kaynama bir devrimci durum ve ulusal krize dönüşebileceği gibi, karşı devrimci durum oluşmasına da dönüşebilir.
Bizim koşullarımızda toplumsal planda genel bir çıkış oluşturulamadığı için süreç tıkanma yönünde evrimleşmeye başladı. Devrimci çıkış yolunun realize edilememesi nedeniyle o zamana kadar yükselen sınıf dalgasında artık bir geriye çekilmenin başladığını hissettik. Çözümsüzlükten, bunun yanı sıra yıpratıcı sağ-sol çatışmalarından ve nihayet sol içi sürtüşmelerden bıkan yığınlar kaymaya başladılar. Bu kayma başlangıçta ilgisizlik ve hayırhah tutumların üste çıkması biçiminde dışa vurdu. Bu arada hızlanan siyasi çatışmalar, skandallar vb… siyasal süreçleri büsbütün kargaşa ve kör dövüşü biçimine dönüştürdü ve devrimci süreci tıkadı. Eskisi gibi gidememek, yeniye de geçememek gibi, askeri darbelere ortam oluşturan tipik toplumsal fenomenler ortaya çıkmıştı.

Talip Yoldaş sürecin devamında ortaya çıkan ülkede faşizmin, dünyada çöküşün neden olduğu sarmal buhranı ve bu buhranın neden olduğu sonradan gelişen olayları görmedi.

Bundan sonra gelişen ulusal ve uluslararası olayları çöküşün kahredici okulundan geçen bizler gördük: Çöküşün nesnel olarak dayattığı, her koşulda mücadele edebilen devrimci yeni tip parti ilkelerini bilince çıkarmak ve politikleştirmek, böylece çöküşten doğuşa devrimci geçiş gereğini örgütlü bir biçimde gerçekleştirmek, çöküşün büyük okulunda ağır bedeller ödeyerek öğrendiğimiz bir büyük derstir. Bu sayede, geleneğimizde ortaya çıkan “de santralize parti” anlayışının dayandığı argümanların da, sol radikal gelenekte uç veren “de santralize” mücadele anlayışının dayandığı argümanların da çürük olduğunu gördük. 

“Moskova Önlerinde” adlı romandan savaşan örgütlü parti fikri yerine “desantralize parti” fikrini çıkarmayı başaran* N. Yağcı’nın, bu yolla partiyi koruyabileceğini düşünmesine karşın ve yine aynı dönemde DEV-YOL’un, cuntanın tırmanışına olanak vermemek için mücadeleyi gevşetmek gibi özünde o aynı iyi niyetli fakat yanlış anlayışına kaşın (cehenneme giden yol da iyi niyetlerle döşenmiştir.) kayıplarımız asla azalmamıştı. Fakat acı olan şuydu ki, bu iki önemli siyasal geleneğin liderlerinin, likidasyonu çok önceleri başlatılmış olmaları nedeniyle savaşmadan, savaşarak verebileceğimizden çok daha ağır kayıplar veriyorduk. Türkiye’nin ana birikimi, göz bebeği, onuru ve geleceği olan devrimci kadrolar, parça parça düşmana terk ediliyor, ağır kadro kayıpları veren devrimci mücadele onlarca yıl geriye düşüyordu.
TKP olarak biz de Talip yoldaşı, Mehmet yoldaşı – ve bir çok yoldaş gibi benimde hayatımı kesinlikle kendisine borçlu olduğum- Deniz yoldaşı bu kavgada kaybettik. Bu yoldaşlar boşuna ölmediler. Onlar devrim yolunda, komünizm yolunda savaşarak öldüler ve yüreklerimize gömüldüler. Bugün aramızda olmayan bu yoldaşlara borcumuz var, sözümüz var. Bizim için biten bir şey yok, mücadele bitmedi, başlıyor. Başlayan bu yeni mücadelede, yaşamlarını bu mücadeleye adayan bu yoldaşlarımız dengeyi bizim lehimize, devrimciler lehine döndürüyor ve daha da döndürecektir. Bu inançla diyoruz ki, hareket yenilenecek, çelişki değişimi, değişim yeni gelişmeleri ateşleyecek, kopuş, oluş ve geçişlerle gelişen devrimci mücadeleler, kapitalizmin çeperlerinde olduğu kadar kalelerinde de yeni zaferler kazanacaktır.
Bu inançla, iradesini Savaş Yolu’nda birleştiren komünistler olarak bizler geleneğimizin bütün kavga ve eylemlerine olduğu gibi, Birlik ve Dayanışma geleneğine de sahip çıkıyor ve geleneğimizin ölümsüz simgelerinden olan Talip Öztürk’ün (Orhan Tok yoldaşın) anısı önünde saygı ile eğiliyoruz. * Çünkü, komünistler büyük anti- faşist savaşı, de santalize parti ile değil, insanlık tarihinin tanıdığı en büyük disiplini ve en kararlı direnişi uygulayan yüksek düzeyde örgütlü bir parti ile kazandılar. SBKP’nin insanlığa en büyük katkılarından biri olan bu zafer, savaş öncesi kimi hata ve yanlışlarına karşın partinin savaştaki örgütlü ve disiplinli mücadelesinin zaferidir.
TEILEN
Önceki İçerikSedat Peker’den Çihatçılara Tır’larla Savaşta Kullanılacak Malzeme Gönderdi
Sonraki İçerik‘Yeşil Yol’ Projesi Tarihi Yapıları Tehdit Ediyor

Hamza Güven

Gençlik : İLD İGD

Memuriyet : Eğit- Der ,Eğit-Sen üyelik

Eğitim-Sen : Konya Kurucu Üyelik

Sosyal Hizmet-Sen : Burdur Şube Yönetimi

SES : Burdur Şube Yöetimi

SES : Afyon Kuruculuğu Temsilciliği

SES : Edirne Temsilciliği

Trakya’da Birlik ve Dayanışma Derneği :Kurucu Başkanı

Edirne Tüketiciler Derneği :Yönetim Kurulu Üyesi

WBF Türkiye -Edirne Lig Direktörü

DİSK Emekli -Sen Şube Başkanı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here