Cesur Tek Bir İnsan Bile Tüm Umutsuzluğu Dağıtır: Doddorino Ahmet AKYÜZ

0

Ahmet AKYÜZ ve Osman AKYÜZ bir kentin efsaneleşmiş devrimci isimlerindendi. Devrimci mücadeleye Şebinkarahisar Halkevi’nde yetiştirdikleri Erdal Eren ve onun gibi niceleri katan bu değerli insanlar şimdi ve daima devrimci mücadeleye giden adımlarımızda mihenk taşları olarak yerlerini koruyacaktır.

İki devrimci yürek, iki devrimci yiğit kardeşlerden Ahmet Akyüz’ü Taraf Gazetesinde anlatan Zekayi Mete’ye teşekkür eder, bu iki devrimci dayımı saygıyla anarım. Yıldızlar yoldaşınız olsun. Aydınlattığınız yolumda ilerlemeye devam edeceğim…

Cesur Tek Bir İnsan Bile Tüm Umutsuzluğu Dağıtır: Doddorino Ahmet

ZEKAYİ METE/ Ahmet Abi cankurtarandı herkes için, ayarı devlet imkânlarıyla aleyhimize bozulmuş o çift kefeli terazinin denge dudaklarını özgül ağırlığı ile dengeye getirip öpüştüren kişiydi bizim oralarda. Bu ülkenin yaşanmamış, eksik kalmış cesur hayatlarına Ahmet Abim üzerinden sesleniyorum şimdi. Cesaret, cesaret, cesaret!

Ahmet arkadaşlarına heyecanla bağırıyordu: “Savulun Doddorino geliyor!” Biraz önce çıktıkları sinemadaki, filmin kahramanını kendine yakıştırmıştı. O artık arkadaşları için “Doddorino Ahmet”ti. Sonraları dinlemişimdir “Doddorino” öyküsünü en yakınlarından. Her çocukluğun ve her gençliğin muhakkak yaşayan bir kahramanı vardır; bizimkisi Ahmet Abimizdi.

Zor zamanlardı herkes için. Tanrı onu bu zor günlerde, zorda kalmışlar için yaratmıştı. Gittiği askerlik ve sonrasında çalıştığı gurbetten, 1977 seçimlerinde geri döndüğünü hatırlıyorum. Dişlerinin arasından konuşurdu, yüz kelimelik literatürle etkili politika konuşan ve cesur kavgasıyla davasına inandıran bir adamdı. Motor-kaporta ustasıydı, bozulan motorlara, yamulmuş araba saclarına tekrar hayat veren maharetli iri, nasırlı elleri vardı. Bir kaşı isyankârlığına eşlik edercesine her daim iki parmak yukarda durur, sahiciliğini katlardı.

Tek başınaydı ama bir ordu gibi güven verirdi etrafına. O koruyucu İsa, biz ise havarileriydik öyle otururdu aramızda, tam orta yerde. Sohbetine doyulmaz bir adamdı. Zehir gibi kış aylarında her tarafından soğuk rüzgârın tiz ıslık çalarak içeriyi yokladığı küçük tamirhanesinde, ortada duran yağ sobasının harlı ateşinin etrafına dizilir, isli demlikten çaylarımızı yudumlar; onu dinlerdik. Bazen bu sohbetlere motorcu Cevdet Abide katılır, “Das Kapital”den, “Çernişevski Nasıl Yapmalı”dan, “Spartakistler”den bahsederdi cahil gençlik günlerimizde. Cevdet Abi’nin anlatımlarını o da bizimle beraber sessiz, merakla ve derin bir düşüncelilikle izler; bazı yerlerde babacan ifadesiyle bir espri patlatırdı gür kahkahasıyla. Cevdet Abi ne kadar bilgiliyse, o da o kadar bir eylem adamıydı, kavga adamıydı inandığı davada geri adım atmayan. Şimdi geçmişe baktığımda gerçeküstü gibi geliyor, içim ürpererek gülümsüyorum; ‘kaportacı ve motorcu’, iki emek insanının tamirhanede “emek ve sermaye” sohbetlerini.

Ahmet Abi cankurtarandı herkes için, ayarı devlet imkânlarıyla aleyhimize bozulmuş o çift kefeli terazinin denge dudaklarını özgül ağırlığı ile dengeye getirip öpüştüren kişiydi bizim oralarda. Farklılığı, hiçbirimizde olmayan cesareti, gözünü budaktan esirgememesi, haklı kavgadan asla kaçmamasıydı ve o sebeple kahramanımızdı. Zor zamanlarda hızır gibi yetişirdi aniden; tıpkı diğer kahramanlar gibi, belki Doddorino gibi. Her zaman kavganın en ortasında ve bazen tek başınaydı çoğunlukla hasar almadan çıkardı çoğu pusulardan. Bir ahlak adamıydı, mertti, bonkördü, adildi; düşmanına dahi. Bir keresinde en çok kendine diş bileyen şahsı, tesadüfen tek başına yakalayan genç arkadaşlarının elinden bizzat aldığına, onun canını kurtardığına şaşırarak tanık olmuştuk; karşılıklı şiddetin kol gezdiği o acımasız günlerde.

Darbeye beş kala masum sebeplerden tutuklanmaları da olmuştu; kimin yoktu ki? Toplu ziyaretlerine giderdik yanına, görüş yerinin bitişiğindeki çay ocağından ısmarlardı çayları dostlarına. Ayrı bölümde tutulan son kavgadaki hasımlarına göz süzerdi hiç korkmadan. Gardiyanlar ondan çekinir, gizli saygı duyarlardı onun sebep-i mahpusluğuna.

Ve darbe geldi Ahmet Abi sırra kadem bastı, çok aradılar, bulamadılar ve bir süre sonra vazgeçtiler. İyi ve güvende olduğu haberleri gelmişti akrabalarından. Önünden yürürken kapalı tamirhaneye bakardık, onu beklemekteydi hüzünle fakat ümitsizce.

Çok uzaklarda, büyük şehrin bir otobüs durağında; bıyıkları kesilmiş, zor tanınacak bir yüzle gördüm onu aylar sonra. Zayıflamıştı ve kaçış yorgunluğu her hâlinden belliydi; her zamanki güleç yüz ifadesiyle karşıladı beni. Sarıldım abime sıkıca ve sessizce, o da aynı karşılığı verdi. Eylül sonrası en karanlık en zor zamanlardı ve insan avı zamanlarıydı birilerince. Yolcusu az eski belediye otobüsünün gürültülü arka sahanlığında kısa cümleler kurarak yolculuk ettik bir süre. Ve uzunca bir süre birbirimizi göremeyeceğimizi bilerek vedalaştık ve o devam etti yoluna; arka cama iri ellerini yapıştırarak cevap verdi, otobüs uzaklaşırken el sallamama.

Yıllar sonra bir posta kart tezgâhının başında ekmek parası için bekliyorlardı dostlarıyla. Sırılsıklam olmuş ayakkabılarını büyükçe bir tenekenin içinde yanan kâğıt alevine tutuyorlar, ayaklarını ısıtıyorlardı sırayla, tıpkı yıllar öncesinin tamirhanesi gibi. Yine güzel hikâyeler anlatıyor, zorlu şehir hayatından söz ediyordu dostlarına. Eskinin hesabını görmek isteyenlerce dostlarıyla beraber ağır işkence gördü sonraları; kalleşçe, acımasızca. Ve matbuata el attı kardeşi cesur Makinist Osman’ la. Motorcu Cevdet in sevdiklerini ve tüm telifsiz kitapları korkusuzca bastıklarını duyduk, mahpus damdan çıkan “en tehlikeli” düşün adamlarıyla. Kaportadan kitapçılığa!

Yüzü kararmıştı, “Sirozum!” dedi aniden, aynı davudi sesle yine dişlerini açmadan, yine cesur, yine korkusuzca. Karaciğer nakli yaptıracağını söylüyordu, sıra gelirse. Ve sıra gelmedi…

Karanlık bir akşam vakti gasilhane kapısında tahta bir tabutta ve sığdıramadığımız düşlerimizde uzanıyordu o şimdi. Havarileri yine başında bekliyorduk, onu ona anlatıyorduk sessizce, bizi duyuyor muydu acaba? Artık ısınacak ne bir yağ sobası ne de içinde kâğıt yakılan bir teneke var ortamızda. Hüzün ve keder yakıyor bizleri; götürüyorlar onu çok sevdiği memleketinin bağlarına, sularına, havasına, toprağına…

Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama
Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla 

*

Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
–Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben–
Cıgara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenberi
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk

*

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

Hep Ahmet Abim gelmiştir hatırıma E. Cansever’in bu şiiri her okunduğunda.

Sanki Ahmet Abim için yazılmış” veya “herkesin Ahmet Abisi hep mi böyleymiş?” derim.

Bu ülkenin yaşanmamış, eksik kalmış cesur hayatlarına Ahmet Abim üzerinden sesleniyorum şimdi.

Cesaret, cesaret, cesaret!

Cesur tek bir insan bile tüm umutsuzluğu dağıtır: Doddorino Ahmet.

Ahmet’ler, Erdal’lar, Veli’ler, Ayşe’ler, Nergiz’ler, Menekşe’ler, Çiğdem’ler. Tüm yarım ve eksik kalan, yürekli cesur hayatlara içten bir merhaba ve onlara ‘şimdilik’ elveda!

Leave A Reply