DİRENİŞİN TÜRKÜSÜ

0

“Toplumsal bilincin var olmasından söz edebilmek için bu bilincin hegemonyası altında olduğu iktidarın bilinci olmaktan çıkması, kendi bilinci ile iktidara karşı koyması gerekir. Bilinç baş kaldırışla doğar.”

                                                                   Albert Camu

Bir türkü başlar, direnişler içinde harmanlanan… On yılların, yüz yılların birikmişliği, öfkesi ve bilgeliğiyle. Sarar bütün dinleyenleri ve milyonların korosuyla, büyülü ezgisiyle güçlü bir haykırışa dönüşür. Öfkesidir söyleyenlerin, yaşanmışlıklardır, çektikleri acılardır yapmak isteyip de yapamadıkları, söylemek isteyip de söyleyemedikleri, hep kendine sakladıkları, sürekli biriktirdikleri, erteledikleri, uğruna hapisler yatıp, ölümleri göze aldıkları bir türküdür.

Bugün bu türkünün adı Taksim’dir. Bu türkü milyonların türküsüdür. Bazılarının “çapulcu, marjinal” dediği milyonlardır. Bu türkü artık başkalarının hikayelerini değil kendi hikayelerinin peşine düşen milyonların türküsüdür. Bu türkü için gözler kaybedilir, kollar bacaklar sakat kalır, ölüler verilir toprağa, kafalarda mermiler uçuşur, nefesler gazlarda boğulur… Çünkü bu türkü yasaklı türküdür. Her söylediğimizde sesimizi kısmaya, soluğumuzu kesmeye kalktılar. O kadar ki; bunu yasaklayanların kudretleri o kadar tükenmiştir ki korkularında ne çare bulacaklarını şaşırırlar. En büyük korkuları, bunu duyanların hep beraber söylemek istemesidir ve korkulan olur. Önce çadırda başladı sonra sokaklara, şehirlere ve bütün ülkeye yayıldı. Bunu bir kez söyledin mi, hep söylemek istersin. Çünkü bilirsin söyledikçe özgürleşirsin. Özgürleştikçe büyür ve sen olursun.

İşte biz o gün orada milyonlar olup hep birlikte yasaklı türküleri söyledik. Bir birimizin gözlerinin içine bakarken, barikatlar ortasında omuz omuza yanan ateşin önünde umudun halayını çekiyorduk. Ey muktedirler duyun ve korkun çünkü bu direniş türküsü hepimize öğretti egolarımızdan ve kibirlerimizden sıyrılmayı. Evet, hepimiz öğrendik birlikte kardeşçe zulme karşı nasıl savaşılır. Vurulurken illa ki birinin ellerine düştük, omzuna yaslandık. Bazen kol, bazen bacak, bezende göz olduk bir birimize. Her düştüğümüzde yere onlar yüzler koştu başımıza. Ama hiç coşku ve umudumuzu yitirmedik. Faşizm önümüzde diz çökerken bir yandan da korku duvarları yıkılıyordu. Bu güne kadar hiç bir araya gelmeyen insanlar o gün hep beraber omuz omuza umudun türküsünü söyleyerek zulmün ve korkularının üzerine yürüdüler.

31 Mayıs gecesi, ülkenin tüm acıları, dertleri, özlemleri ve kızgınlığı birikip öfke oldu, sımsıkı bir yumruk gibi savruluyordu yasakçılarının, tek tipçilerinin, sahte demokratlarının, ağlak yöneticilerinin, yalancı valilerinin, işbirlikçi başbakanının üstüne. Her yumrukta deliye dönüyorlar, onlar deliye döndükçe daha çok saldırılıyorlar, saldırdıkça, halkın barikatı daha yükseklere kuruluyordu. O gün sokalar asıl sahipleriyle özgürleşiyordu. O gün korkmaktan vazgeçtiler. Muktedirlerin zulmüne karşı en aşılmaz barikat oldular. O gün muktedirlerin ellerinde sorunları çözecek ilaçları yoktu, tek bildikleri daha fazla saldırmaktı. Bu da “son”u işaret ediyordu. Halkın öfkesi ise; bir yandan büyük bir coşkuyla umutlu direnişe dönüşürken, bir yandan da kendi dilini geliştirerek, mizahıyla, yaratıcılığıyla ilkler yaratıyordu. Dünyanın her yerinin buradan öğrenecekleri vardı.

Ey muktedirler, ey gazete ve televizyon köşelerinden halka tepeden bakan ve aşağılayanlar, şimdi konuşun bakalım, “bu halktan adam olmaz” diyenler. Gençlerimizi “işe yaramaz” ilan edenler. 90’larda Sovyetlerin yıkılışıyla birlikte “sosyalizmin bittiğini” ilan edenler. Biten nedir, sizin ideolojiniz mi? Umut nedir, öfke nedir? Bunları bir daha tanımlasınlar. Şimdi yaklaşık 20 gün süren Taksim Meydanı direnişinin sonrasında arta kalan neydi dediğimizde… Otoriter tek tipçi neoliberal sistemin topluma dayattığı yaşam biçimine karşı Halk yıllardır biriktirdiği öfkesinin patlamasıydı. Öyle ki halk hala her gün sokaklarda. Tencere tava, ışık söndürmeleriyle katılıyorlar eyleme. Ekmek, adalet ve özgürlük için yollara dökülüyor, sokakları dolduruyor, parklarda buluşuyor, geleceklerini tartışıyor, hesap sormak istiyor, adalet istiyor. Herkes bir şeyler yapmak istiyor ve bir şeylerin değişmesini istiyor. İşte bu talepler ortaklaşıyor ve somutlaşıyor. Şimdi ülkenin parklarında mahallelerinde halk toplantıları yapılıyor ve düzenli yaratıcı eylemler devam ediyor. Bir bilinç deyişimden geçiyoruz, aklımızı özgürleştirip ön yargılarımızı kırıp öğreniyoruz. Herkes öğrendi Taksim’den, ayaklanmadan. Yaşlısı gencinden, genci çevrecisinden, çevrecisi devrimciden, devrimcisi halktan.

Halk, talepleri kabul edilene kadar peşini bırakmayacak davasının. Böyle öğrenecek milyonlar, örgütlü davranmayı, hakkını zorla almayı. Tıpkı Albert Camu’nun dediği gibi. “Başkaldırı anlayışı ancak görece demokrasinin büyük gerçek eşitsizlikleri örttüğü toplumlarda gerçeklik kazanabilir. Örtülen eşitsizlik ancak söylem ve eylemin birleştiği var olan krizi aşmayı amaçlayan bir praksisle, bilinçli kolektif insani eylemle aşılabilir. Tarihsel olarak eylemin temel belirleyen olması insanın kendini anlamlandıra bilmesinin de eyleme dayanan, dönüşümsel pratikle olası olduğunu gösterir. Bu günün tarihi, uzlaşmazlıkları ile insanın temel boyutlarından birinin de başkaldırı olduğunu söylemeye zorluyor bizi. Başkaldırı bizim tarihsel gerçeğimizdir. Gerçekten kaçmadığımız sürece değerlerimizi onda bulmak zorundayız.”

Bir türkü başladı, direnişler içinde harmanlanan…

Ve halk bu türküyü haykırmaya devam edecek!

“İsyanbul- Direniş Öyküleri”adlı kitabımızdan

iiisyyy4

Leave A Reply