EĞİTİM VE MEDYA UYUŞMAZLIĞI

0

Teknolojiler gelişmektedir. Ve bu anlamda en önemli amaç insan yaşamına dair yenilikler ve kolaylıklar sunmaktır. Fakat neyin, nerede ve nasıl kullanılması gerektiğini kestirememek veya unutmak istenilmeyen sonuçlar doğmasına sebeptir. Misal teknoloji meyvesi medya, bununla birlikte eğitim hayatına sunulmak istenen kolaylık. Bütün bu amaçlar bir yana elimizde ki veriler, ister kasıtlı olsun ister fark edilmeden olsun bu iki ortaklığın çok verimli olmadığıdır.

  • Medya
  • Eğitim
  • Televizyon
  • Yazı
  • Politika

Sinemanın icadı sanatın doğuşundan bu yana insanoğlu gözleriyle algıladığı dünyanın görüntüsünü resim ve heykelle yakalamaya çalışmıştır. Orta çağda ve daha sonra Rönesans’ta  Leonardo da Vincinin (1452- 1519) kamera  obscurası, karanlık oda yöntemiyle nesnelerin bir duvar üzerinde görüntülerinin yansıtılması sağlanmıştır. Büyülü fener insanı her zaman hayallere yöneltti. Bu gösteri buluşların artmasıyla birlikte çeşitli sahnelerin daha nitelikli biçimde perdeye yansıtılarak seyredilmesine imkan verdi 1798 de üç Belçikalı gölge oyunları ustası, küçük bir salonda oyunlarını sunuyordu. Fransız Emile Reynaund (1844- 1918) gibi mucitler sayesinde sabit görüntüden hareketli görüntüye geçildi.

‘Nicephore Niepce (1765- 1833) ilk fotoğrafla görüntüyü basitleştirirken 19. yüzyılın sonundan itibaren de araştırmacılar hareket aktarma çabasına girdiler. Böylece görüntü kaydetme ve yansıtma araçlarının geliştirilmesinde ve film üzerinde çalışan insanların keşifçi ve icatçı ruhları sayesinde Fransız, Alman ve Amerikan olmak üzere üç vatanlı ilk sinema makinesi sinematograf doğdu. Böylelikle dünyada geniş yankılar uyandıran dev bir sektör haline gelen sinema 20.yy da yedinci sanat olarak kabul edildi.

Teknisyenlerin ve araştırmacıların çalışmalarıyla sinema baş döndürücü bir hızla gelişti. Buna karşılık bilim adamları da bilgileri görüntülerle ortaya koymak, açıklamak öğretmek için sinemadan yararlanmaya başladılar. Ne var ki siyamlı ikiz kız kardeşlerin birbirinden ayrılmasını gösteren filmdeki gibi en olmadık sahneler eğitim amacından saptırarak panayırlarda halkın eğlencesi haline getirildi. Bilimsel filmler ancak böceklerin veya son derce küçük yaratıkların gizli dünyasının gizemlerini ve güzelliklerini sergilemeye başladığında ciddiye alındı. Böylece o zamana kadar uzmanların tekelinde bulunan bilgi geniş halk kitlelerine yayılarak eğitilmesi sağlanacaktı’.  Fakat bugün geldiğimiz aşamada bu verilmek istenen ve yahut verilen eğitimin ne denli yerini bulduğu sorusu gelirse önümüze duruma gerçekçi bakıldığında üretilen, bilimsel değerleri olan her deneyim toplumlara sunulurken hakim taraf kim ise, hangi ideoloji ise verilen eğitimin bu yöne kaydığını görmekteyiz. Buda bilimsel eğitimden uzak verilerle donanmamıza yol açarken tüketen topluluklar olarak yığınlaşabiliyoruz. Sinemanın ilk çıktığı dönemdeki arzulanan bilimsel eğitim egemen sınıfın yönlendirmesi, ezici gücün elinde olmasından kaynaklı istenen bilimsel eğitimin yerine sektör, star yetiştiren bir hal almıştır.

Bu alanda medya eğitimine şekil veren tek alan kuşkusuz sinema değildir. Örneğin radyoyu ele alalım. ‘Radyo görsel ve işitsel iletişim araçlarının en eskisidir. İlk radyo istasyonları Birinci Dünya Savaşından hemen sonra kurulmuştur.’ Basının dar çevrelerden çıkıp yaygınlaşması için birkaç kuşak geçtiği halde radyo çok kısa bir sürede ailelerin çoğunluğunu fethetti. Sonuçta çok kısa bir süre içinde de kitle iletişim aracı haline geldi. İkinci Dünya Savaşı ertesinde Batı Avrupa’nın nüfusunun yarısından fazlasının radyo dinlediği tahmin ediliyor. Radyo bugün dünyada en yaygın iletişim aracıdır ve yayım oranı televizyondan daima yüksektir. Radyonun böylesine yaygınlaşması kuşkusuz ülke yönetimlerinin ve yöneticilerin de dikkatini çekecekti. Yönetimler istedikleri eğitimleri kitleler üzerine rahatlıkla suna bileceklerdi artık. Bu durumu örneklerle sıralarsak; ‘Amerika radyo istasyonlarının serbestçe kurulmasına izin verdi ve federal radio commisson adındaki kuruluşun frekansları bölüştürülmesiyle yetinildi. Buna karşılık İngiltere BBC adındaki kamu kuruluşunun tekelini tercih etti. Fransa da ise İkinci Dünya Savaşına kadar karma bir düzen egemen oldu. Totaliter rejimlerinde ilgisini çekti Musolini yönetimi ele geçirdikten sonra radyoyu bir söylev verme aracı olarak yoğun bir şekilde kullandı. Nazi döneminin Almanya’sının ünlü propaganda bakanı Goebbels radyoyu rasyonel sosyalizm ideolojisinin hizmetine sundu. Sovyetler birliğinde Agit–Pop adındaki bir komünist parti organının bütün radyo yayınlarını denetlediği Stalin hükumeti boyunca yabancı istasyonların yayınlarının dinlenmesi(önceden belirlenmiş birkaç istasyon dışında ) kesin olarak yasaklandı.’ Bu örnekten de anlaşılacağı gibi medya ve eğitimin kullanılış biçimi rejim yönetimlerinin istemleri ve hedefleri doğrultusunda olmuştur. Kitle iletişim ağında en önemli yeri tutan radyodan resim hakim eğitimler bize bilimsel verilerle sunulduğunu kim nasıl ikna edebilir. Oysaki özgür bireyler olabilmemiz, özgür eğitim alabilmemiz için eğitim aldığımız, evlerimizin içine kadar girip bizi etkileyen eğiten iletişim araçlarını kullanma şekli bilimsel verilerle donatılmış olmadığı takdirde bu tarz iletişim araçlarının doğru eğitimi vermeyerek, yanlı bir strateji olarak kullanılması çağımızın en korkunç silahı olarak bizlere geri dönmektedir.

En sıradan örnekle vurgulayacak olursak halklar küresel ısınma konusunda aydınlatılmış olsa idi veya medya yolu ile verilen eğitim ikna edici diğer bir anlamda sağlıklı eğitim olabilseydi bizlerin kaybı bu kadar büyük olmayacaktı.

Ne var ki yanlışı sahiplenmiyorsak eğer, hep beraber doğrusunu yapabilecek birikimlere ulaşmak için medyanın eğitim üzerinde ne denli etkili bir güç olduğunu fark ediyorsak henüz kaybettiklerimize sahip çıkmalıyız. Şimdi incelediğimiz konu itibari ile televizyonun çıkışı ve geniş kitlelerde ne denli önemli etkiler yarattığını mutlaka incelemeliyiz

‘Televizyon 1960’larda gelişmiş ülkelerin başlıca iletişim aracı olarak ortaya çıktı. Bütün bu ülkelerde sinemaya gitme gazete, kitap, dergi okuma alışkanlığı giderek azaldı. Radyo kolaylıkla taşınabilen özellikle otomobillerde olmak üzere insana her yerde eşlik edebilen bireysel bir iletişim aracı haline geldi. Ama televizyon okul ve iş dönüşlerinde akşamları her evde oldukça büyük bir topluluğa her gün ulaşabilen tek araç haline geldi. Bir insanın ortalama televizyon izleme süresi 2,5 saatten fazladır.’

Haber ve kullanılan diğer yöntemler (reklâm gibi) konusunda da televizyonun diğer bütün iletişim araçlarını yönlendiren bir konumu vardır. Artık televizyon tüm toplumsal etkinlikler için zorunlu geçit noktası haline gelmiştir. Gösteri sanatçıları, yazarlar, politikacılar, hatta uzun süre karşı çıktıkları halde aydınlar arasında bile televizyondan geçmemiş kimseler çok azdır. Bir ülkede var olan belli başlı kurumlar arasında televizyonu kıskanmayan ve rakip olarak görmeyen yok gibidir. Parlamento (meclis) ve milli eğitimde bunlara dâhildir. Ancak evlerimizdeki bu ekran biraz korkutucudur. Günümüzde sosyologlar ve sosyal psikologlar televizyonun toplumun belli başlı kültürel değerlerinin büyük bir oranda yozlaşmaya uğradığına dikkat çekerler. Bunun yanında daha da önemlisi insanın ve özellikle de çocukların mantıksal ve akılcı yetilerinde bozulmaya yol açabileceğinden endişeleniyorlar.

Ama televizyon her şeyden önce muazzam bir hayal makinesidir. Günlük boş zaman doldurma aracı olarak izleyicileri itiraf etmek istemediğimiz oranda kendine bağlamaktadır. Hatta diğer bir bağlamda izleyicilere boş vakit sağlamaya çekecek oranda bağımlılık yapabilen, adeta canlılık özelliği kazanmış bir makinedir televizyon. Öyle bir hal almıştır ki bugün davranışları büyük bir oturmuşluk hali gösteren yığınların en önemli kültürel etkinliğidir. Bu durumda sosyologların endişesi yanlış bir tespit olmasa gerek.

Buraya gelene kadar medya yolu ile izlenen politikalar ve bunun eğitime dokunan yüzünü vurgulamaya çalıştık. Tam da bu noktadan sonra farklı bir vurguya değinmek gerektiğini düşünüyorum.

Bütün bu olumsuz portreler su götürmez bir gerçek iken medya ve eğitim yana yana getirildiğinde büyük alkışlar uyandırmaktadır, gerek halkın gerek eğitim çevrelerinin içinde. Medya organlarının yaygınlaşması ile birlikte eğitimin alt bir noktadan üst bir noktaya çıktığı ve bu sayede de gelecek zamanlarda bilgi toplumunun yakalanması yolu bulunmuş olmakta. Bu iki çelişik durumun soru işareti uyandırmaması mümkün değildir. Hem insanların yozlaşmasına neden olup hem de bilgi toplumunun yakalanmasını sağlayacak her iki yöntemin medya oluşu büyük bir soru işaretidir.

Bütün bu soru işaretlerinin yanında eğitim çevrelerinin üzerinde durması gereken ve kesin kanaatlerin oluştuğu zamanda sorunun ortadan kalkacak olması olağan olan durum ise medyanın eğitim noktasında insan biyolojisine daha da önemlisi eğitim psikolojisine ne kadar uygun olduğu konusudur.

Şimdi yüzümüzü tekrar tarihe dönecek olursak; alfabe öncesi dönemde kodlar yani dilin mantığı oluşmadığından iletişim resimler sayesinde sağlanırdı. Fakat bu yöntemle depolanan bilgiler yıpranır, kırılabilir veya farklı anlaşılabilirdi. Bir zaman sonra resimlerin yerini sözlü iletişim aldı. Bu yöntemle bilgi birey tarafından doğrudan alınıp, kişinin sinir sisteminde depolandı. Bir önceki dönemde olduğu gibi bu dönemde de eksiklikler mevcuttu. Çünkü sözlü aktarımlarda da bozulmalar veya kırpılmalar oluşmaktaydı. Ancak fonetik yazının yaygınlaşması ile sağlıklı bilgi depolama ve soyut düşünce mümkün kılınmıştır.

Prof. Dr. Neil Postman’ın da vurguladığı gibi Batı kültürü matbaanın icadı ile ortaçağ karanlığından sıyrılmıştır. Çünkü yazı insan yaşamına, halklara hitap eder olmuştur. Yazı ile gelişen mantık ve düşünce görsel dünya ile çöküntüye uğramıştır. Bu konuya da açıklık şöyle getirilmiştir. ‘Görüntüler aklı değil duyguları harekete geçirir, bu ise yazılı kültürün elde ettiği her şeyi mahveder. Postman’a göre kitle iletişim aracı olan televizyon ne düşünmeyi ne de üretmeyi desteklemektedir. Bu ifadelerden de çıkarılacağı gibi düşünmeyi zedeleyen, düşünce yerine duyguları harekete geçiren bir yöntem eğitim için ne kadar sağlıksız bir yoldur.

Diğer bir olumsuzluk ise aynı toplumda yaşayan insanların iki gruba ayrılmalarının resmidir. Ekran kültürüne geçmekte olan gençlik ile kitapla yetişmiş bireylerin var olduğu toplumda büyük dünya görüşü farklılıklarıdır. ‘Düşüncenin, sürekliliğin yerini eğlenmek ve parçacılık almıştır.’

Medyada eğlenerek öğretmenin faydalarını, eğitime uyarla yamayız. Eğlence aracı olarak var olan medya oyunla öğretim formülüne ne kadar cevap ise eğitimde gerilemeye bir o kadar sonuçtur.

Bir diğer faktör ise Ingo Herman’ın televizyonu etki koşullarını sıralamasındaki bir maddeyi ele alırsak açıklık kazanacaktır. ‘Televizyon alınmaması, seçici tarzda gerçekleşir, yani herkes ifadelerden ve görüşlerden yalnızca kendi donanımına uygun olanı seçip alır…’ İfadeden de anlaşıldığı gibi televizyondan aldığımız veriler bazen olan gibi değil olmasını istediğimiz veya öyle olduğunu sandığımız tarzda yerleşir dağarcığımıza. Oysa eğitim safhalarından biride bilginin denetleme birliğidir.

Son olarak da eğitimin bilgi çağında ki tanımına bakarsak: ‘Eğitim bireyin doğuştan getirdiği gizli güçlerini ortaya çıkarma ve bunları yeteneğe dönüştürme sürecidir. Eğitim bir süreci ifade ediyorsa bir de güçleri ortaya çıkarma ve yeteneğe dönüştürme gibi önemli bir husus ise çıkar çevrelerinin, kontrolsüz, denetim mümkünlüğü kaybolmuş medyanın tekeline bırakılmamalıdır.

 

Kaynakça: 

  1. D. Karslı(2007).Eğitim bilimine giriş. Ankara: Pegem A Yayıncılık

Thema Larousse(1994).milliyet yayıncılık

 

Thema Larousse 5.cilt 452.sayfa

Thema Larousse 4.cilt 453.sayfa

Thema Larousse 4.cilt sayfa 454

Medya ve kültür? Sayfa 134

Eğitim bilimine giriş. Pegem A yayıncılık. Sayfa 17

Leave A Reply