Okumagrubu

Tarihte Bugün-Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Mücadelemizde Yaşıyor

0 30

Diyarbakır’da Bir Kaya, Sanki Yükselmiş Aya Diyarbakır’da Bir Zindan, Zindanda Kaypakkaya ! Vurdu Gövdesini Karanlığın Zembereğine, Işık Doldu Yürek Penceresine!
Ey Benim Cevahirim
Ey Benim Dişleri Kenetlim
Suskun Irmağım,
Ser verenim Sır Vermeyenim
Ey Halkımın Yaralı Gülü
Ey Sol Yanımın Cevahiri
Gökteki Ay, Dağdaki Kaya

İBRAHİM KAYPAKKAYA ! 18 MAYIS 1973

Tarihte bugün, Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu’nun (TİKKO) kurucularından komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede yaşamını yitirmesinin üzerinden 44 yıl geçti.

İbrahim yoldaşı en iyi anlatan dizeler, okul arkadaşı  ve yoldaşı olan  Muzaffer Oruçoğlu’ nun kalemindendir.

İbrahim Kaypakkaya’ ı saygıyla anıyoruz.

”Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda beraberdik İbo’yla. Bir gün geldi, cebinden bir borç listesi çıkardı. “Batıyorum,” dedi. “Şu borç listesine bir göz at.” Baktım, borç rakamları sıralanmış baştan aşağı. Şaşırmadım. En büyüğü de bana olan borcun rakamıydı. “Sen,” dedim, “Türkiye’yi eleştiriyorsun ama, borçlanma siyaseti bakımından hiç farkın yok Türkiye’den.” “Peki ne yapayım7” dedi. “Gel sana biraz akıl vereyim,” dedim. Alt kata, kantine indik. Oturduk karşılıklı. Birer oralet ısmarladım, “ilkin,” dedim, “Sen çok dergi alıyorsun. Varlık, Yeni Ufuklar, Soyut, Yeni Adımlar, Türk Dili, Ant vs..vs.” Bakışlarının iklimi değişti. “Yooo bunu yapamam!” dedi. “Yarısını al bu dergilerin,” dedim. “Yapamam,” dedi. “Ben bu dergilerde, bazı önemli yazılar var, onlan izlemek zorundayım.” “Ohooooo,” dedim, “Sen hem karnım doysun, hem çörek tam kalsın diyorsun, olmaz!” “Ama sen, emperyalizm gibi kafamın gıdasını kesiyorsun, olmaz!” diye diretince, “Başka yolu var mı?” diye sordum. Listesine bir göz attı. Her zaman yaptığı gibi alnının terini avucunun içiyle sildi. “Ne biçim adamsın,” dedi, “Roman yazıyorsun, şiir yazıyorsun ama bir tek edebiyat dergisi okumuyorsun.” Cevap vermek istemedim. Sağa sola baktım, “Okumaya zamanım olmuyor, Cumhuriyet’le Türk Solu’nu ancak okuyorum,” dedim. Sana bir teklifim var.” dedi, “Edebiyat dergilerini ortak alalım.” Teklif hiç hoşuma gitmedi. Cumhuriyet’le Türk Solu’nu alıyordum, birkaç derginin daha sırtıma binmesini istemiyordum. Reddedemezdim de, cebimdeki ve hesabımdaki parayı kuruşu kuruşuna biliyordu. Ben susunca devam etti. “Sen ot gibi yaşamayı benimsemiş bir insansın.” dedi, “Dergilere ve yeni çıkan kitaplara para vermiyorsun. Deve kuşunun başını kuma gömmesi gibi, gömmüşsün kafanı okul kitaplığının klasik romanlarına, donmuş, klasikleşmişsin. Yeni siyaset, yeni edebiyat, yeni hayat sana küsmüş. Gel şu edebiyat dergilerinin alımına ortak ol, daha önemlisi, bu dergileri oku, tartış, özümle.” Akıl vereyim derken, o bana akıl vermeye başlamıştı. “Bi dakka,” dedim, “Ben konuşmamı bitireyim, ondan sonra, önerilerin neyse sen sıralarsın,” Kabul etti. Gülümseyerek dinlemeye başladı beni. “İkinci olarak,” dedim, “Sen çok kitap alıyorsun. Mecbur değilsin yayınevlerini zengin etmeye.” “Mecburum,” diye hemen karşı koydu. Bir alacaklı olarak, “Mecbur değilsin,” dedim, “Başkalarından ödünç alıp okuyabilirsin.” Fesuphanallah dercesine başını iki yana salladı, “Ben,” dedi, “aldığım kitabı döne döne okuyorum, altını çiziyorum, kenar notları düşüyorum, cebimde gezdiriyorum, her kitabı, tasarılarımın dayanacağı dokümanların bir parçası ve elimi attığımda hemen bulabileceğim bir kaynak olarak görüyorum.” Diretince diretmedim. Ödün vermeye alışık bir adam olmadığını biliyordum. “Bak yine sözümü kestin, bırak bitireyim,” dedim. “Tamam, devam et,” dedi. “Sen okul dışına çıkıp da, yatılı yemeğine yetişemeyince, lokantaya gidiyorsun,” “E, ne yapayım, bir çorba içiyorum,” diye atıldı. “Olmaz,” dedim. “Bir çorba içen, az salçalı bir pilavla devam eder ki, borçları birikmiş, yoksul, yatılı bir öğrenciye yakışmaz bu. Öğle yemeğini kaçırdın mı, akşam yemeğine kadar sabredeceksin.” Gülümseyerek alnının terini avucunun içiyle sildi. “Sürekli okuyorum, gözlerim ağırıyor. Yatılı yemeğine ulaşamayınca, mecburum.” İki yudumda bitirdim omletimi. “Sözümü kesme, mecbursun,” dedim. “Sabah kahvaltısında, ekmeğin arasına bir parça peynir koy, kağıda sar, cebine at. Acıkınca yersin.” Cevap vermedi. Memnun oldum. Devam ettim. “Bir yıl hiç elbise ve ayakkabı alma. Bak, yeni bir ayakkabı almışsın.” “Mecburdum. Ayakkabı, ayağıma küçük geldiği, tabanımı vurduğu halde altı ay giydim. Sağ ayakkabımın altı delikti üstelik.” Engin ve alabildiğine iyimser bir havadaydı. Çok daha iknacı bir havada, “Mecbur değildin,” dedim. “Ayakkabını haftada bir boyayacaksın. Altı delindi mi, parça kösele vurduracaksın.” Arkaya yaslandı. “Ayağına bir numara küçük geliyorsa?” diye sordu. “Arkasına basarak, terlik gibi giyeceksin,” dedim. Cevap vermedi, kafasının yattığına yordum bunu. Gayet memnun, devam ettim. “Kantinden uzak duracaksın. Ben dikkat ediyorum. Sen gece kütüphaneden yukarı çıkıyor, saat sekiz ile dokuz arasında, bir Ömür yoğurdu yiyorsun. Kütüphaneye iniyorsun yeniden. İki saat okuyor, yeniden çıkıyorsun yukarı, kantin kapanmadan, saat onbirde bir şişe süt içiyorsun.” Biraz düşündü, “Doğru,” dedi gülümseyerek. “Mecburum, midem kazınıyor. Akşam yemeğini saat beş buçukta yiyoruz. Beş buçuktan, gece bire kadar okuyorum. “Bu kadar insafsız olma, beni anlamaya çalış dercesine bakıyordu. Gayet ciddiydim. “Mecbur değilsin,” dedim. “Dolabına ekmek al. Ben karavanadan artakalan patatesleri, fasulyeleri, nohutları, eşek baklalarını eziyor, ekmeğin arasına dolduruyorum. Bunu da kağıda sararak sıcak kalorifer radyatörlerinin arasına sıkıştırıyorum, tost gibi oluyor. Acıkınca çıkarıp yiyorum. Sen benim bu yöntemimi bilmiyor musun? Seni zaman zaman kantin tostu yerken de görüyorum.” Hemen itiraz etmedi, biraz düşündü. “Senden başka herkes kantin tostu yiyor,” dedi. Sonunda, borçları temizlemek için, bütün “mecburumları” iptal etti, ancak ikisi hariç: Kitap ve dergi. Ben de, iki “mecbur değilsin”i iptal ettim: kitap ve dergiyi. Kitapları ve dergileri ortak alacaktık. Ve alınan yeni kitaplarla yeni dergilerin tümünü okuyacaktım. İbo’yu borç batağına batıran asıl unsurdu kitaplarla dergiler. Bir yıl içinde tüm borçlarını temizledi, bana olan borcu hariç. Okuldan atılıp profesyonel devrimci hayata başlayınca, “sana olan borcumu, devrimden sonra ödeyebilirim, diyecektim, ama bunu bile diyemem. Sana olan borcum tarihe karışmış oldu,” dedi. Güldüm, “Niye?” dedim. “Çünkü ikimiz de profesyonelleştik,” dedi. “Ömrümüzün sonuna kadar, halk için karın tokluğuna çalışacağız. Tüm küçük keseler, bir büyük kesede birleşti. Kahrolsun küçük keseler!” “Mecbursun!” diyemedim. ”

Leave A Reply

Your email address will not be published.