Warning: session_start(): open(/var/cpanel/php/sessions/ea-php56/sess_ps1entiqpuuft6t28u782gdua7, O_RDWR) failed: No such file or directory (2) in /home/okumagrubu/domains/okumagrubu.net/public_html/wp-content/plugins/wordpress-social-login/wp-social-login.php on line 64
HRANT DİNK’DEN MEKTUP VAR! – Okumagrubu
Okumagrubu

HRANT DİNK’DEN MEKTUP VAR!

0 61

Hrant Dink’in bulutlar arasından “bir güvercin ürkekliği” ile kendi cenazesini izleyen ruhu ve eşi Rakel’e yazdığı mektubun aynısıdır:

“Sevgilim Rakel…

Sana sevgilim deyişimi yadırgadın değil mi? Haklısın, hep canım ciğerim diye başlardım. Meraklanma nedenini açacağım. Geçen günkü cenazemin peşinden yükselttiğin o dayanılmaz çığlığı unutamıyorum. Bir sesin hüzünle bu kadar yoğunlaşıp, bu kadar güzelleşeceğini düşünemezdim. “Sevgilim!” derken tıka basaydın. Meğer her sözcük her yerde aynı anlama gelmez ve aynı ağırlığı taşımazmış. Özgürlük sözcüğünün her ülkede aynı anlama gelmediği, her rengin sözlüklerde karşılığının bulunmadığı gibi. Güneş çölde ve denizde aynı güneş midir? Mor menekşe, kırmızı gül, dört mevsimde aynı tatla mı kokar? Demek ki zaman ve mekân sandığımızdan da önemli imiş.

Rakel’im, canım ciğerim benim! Biliyorum ölüm nedir, ne değildir merak ediyorsundur. Haklısın herkes merak eder. Sözün özü benim için ölüm, senden ayrılmakmış meğer. Gerisi laf!  Hadi buna biraz da dokunamamayı, koklayamamayı ekleyelim. Hani sevmek dokunmaktır sözü vardı ya?  Senin hafif dalgalı saçlarını okşamak, torunlarımı havalarda uçurmak az şey miymiş? İstersen buna Kumkapı, Agop’un Meyhanede dostlarla iki tek atamamayı da ekleyebilirsin. Özlemekten öte ölüm, hiç de gözde büyütüldüğü kadar değilmiş. Keşke bir yedeği olsaymış. Yok!

Canım ciğerim insanın kendi cenazesini kuşbakışı izlemesi bir garip duyguymuş. Kumkapı’dan Balıklı Ermeni Mezarlığına kadar o görkemli insan selini ilgiyle izledim. Bu ne demektir biliyor musun? Hemen hemen kuzeyden güneye İstanbul’umuzun iki ucu! Breh breh ayıp olmasın ama maşallah diyesim geliyordu. Sanki Marmara’dan kabaran bir ırmak Taksim’den, Şişli’ye doğru tersine akıyordu. Hatırlar mısın hep halkların kardeşliğine inandığımı söylerdim. Anadolu halkı beni yanıltmadı. Doğrusunu istersen bu kadarını beklemiyordum. Duygulandım, gözlerim yaşardı. Ölülerin ağladığını bilmezdim. Bir yandan da bizim o cana bedel “Sarı Gelin” türküsü çalınıyordu. Eh dayan dayana bilirsen. Kim çalıyordu o inanılmaz güzellikteki düdükü? Hangi el dokunuyordu sarı sazın tellerine? Yüz bini aştığı söylenen o görkemli insan ırmağı karşısında kim olsa duygulanırdı. Anlayacağın gözleri yaşlı olan sadece oğlum kızım gelinim torunum sen ve gariban Ermeni halkı değildi. Türkü, Kürtü, Ermenisi, Rumu, Çerkesi, Gürcüsü, Abazası, Lazı, Arabı, Çingenesi, Arnavutu, hâsılı dünya âlem ağlıyordu. İnan ki ayakaltında pet şişe toplayan yüzü kirli, yüreği temiz Kasımpaşa çocukları bile ağlıyordu. Kuşkusuz niçin ağladıklarını bilmeden! Demek ki ben bu ölümü hak etmişim canım!

Cenazem Haliç üstünden geçerken Süleymaniye Camiinde ezan okunmaya durdu. İlk kez öldüğümü anımsadım. İçim ezildi. Oldum olası çan ve ezan sesleri bana ölümü anımsatır. Ölüm kimin hoşuna gider ki? Adsız bir nedenle, Tanrıya sitem geçti içimden. Bir yandan da gözüm o inanılmaz insan selindeydi. Değdi Hrant dedim! Üç gün önce beş gün sonra ne fark eder? Halkların kardeşliği, yani sömürünün son bulması için bunca insanı bir araya getirmek az şey mi? Hep bir ağızdan çağların tabularını yıkmaya, mayınlı tarlalara ekin ekmeye, dikenli telleri aşmaya atılan çığlığın değeri dört işleme sığar mı, dedim.

“Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz!”

Sevgilim, beni vuran çocuk, Şişli Cami şadırvanında İslami kurallara göre eksiksiz abdest almış. Saf tutup cuma namazını kıldıktan sonra bitirmiş işini. Bilirsin İslam’a göre cuma, Hıristiyanlığa göre ise pazar günleri kutsaldır. Bu günlerde ölenlerin cennete gitme olasılığı daha fazla imiş. Anlayamadığım şu ki, neden benim gibi bir kâfiri cuma günü öldürüp cennete yollamak istediler? Öyle ya ben hem Ermeni kökenli, hem de sosyalistim. Yahu bu adamlar beni kutsallık adına kurban etmiş olmasınlar? Çünkü adakların, kanı özel günlerde akıtılır. Yalnız insanın kendini adaklık bir koyun gibi hissetmesi kötü bir duygu.

Bir bilim adamı: “Din dil, ırk, bayrak vatan gibi kutsal kavramlar, namussuzların son sığınağıdır” derken neyi düşünmüş olabilir? Bütün kavgaların kaynağı düşünebildiğimiz her türlü sınırdır demek yanlış mıdır? Evet canım, kim ne derse desin yeryüzüne gelmiş geçmiş tüm kötülüklerin kaynağı işte burada, yani sınırlarda imiş. Hele de ezen ve ezilen arasındaki o inanılmaz uçurum… Bunları sağlığımda söylediğim kararlılıkla söylüyorum ne olacaksa! Ölümden öte köy mü var sanki?

O gün hava da ne güzeldi değil mi? Halkımız düğünde ve ölümde havanın durumunu, kişinin ruhuna benzetir. Canım ciğerim benim, demek ki bu fakirin ruhu bayağı güzelmiş. Yalnız böylesi güzel bir günde, Boğaz’da, Haliç’te pikniğe gidecek insanları cenazemle meşgul ettiğim için üzgünüm. Bilirsin ben eskiden beri kolay üzülürüm. Afrika’da açlıktan gözleri büyümüş bir çocuk resmi görür üzülürüm. İşsizlikten onuru zedelenmiş bir delikanlı görür üzülürüm. Dağlarda mor koyunlardan süt sağıp, ilmik ilmik halı dokurken, kentte emeği işportaya düşmüş sürgün ve de sürmeli bir Kürt ya da Türkmen kızı görür üzülürüm. Dahası bana kızacağını bile bile diyorum ki, şu anda on yedi yaşındaki katilimin televizyon başında gözü yaşlı anne, babası için bile üzülüyorum. Siz yaşayanlar, biz ölülere göre biraz düşük algılısınız. Siz sağların, sonradan göreceği kimi olayları, biz ölüler çook erken algılayıp görüyormuşuz be. Nasılını sorma, çünkü ölü sırrıdır söyleyemem. Hani devlet sırrı gibi bir şey canım!

Katilimin annesi okuma yazması olmayan zavallı bir Laz kadını. Olay günü iki gözü iki çeşme ağlıyordu. İnanıyorum ki sadece oğlu için değil, benim için de ağlıyordu. Babası dersen her vatandaşımız gibi yoksul ve çaresiz. Elimde değil üzüm gözlüm elimde değil, onlar için de çook üzüldüm.

Balıklı Ermeni Mezarlığı’na doğru uzamış cenaze yürüyüşümde, yorgun yaşlılar görüyordum. Göklerden süzülüp kollarına giresim geliyordu. Ölümün zor yanlarından birisi de bu olsa gerek. Vermek istiyor veremiyor, almak istiyor alamıyorsun. Soyut bir dilek kutusundan başka bir şey değilsin. Hadi biraz güldüreyim seni. Tıpkı sıfır bütçeli Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi. Ya da bizdeki sorumsuz Cumhurbaşkanlığı hikâyesi! Param olsa hepinizi parasız muayene ettireceğim. Elimden gelse herkese iş vereceğim… Diyeceğim şu ki, ölülerin işi dirilerden kolaymış. Yemek içmek derdi, konut, elektrik su sorunu yok. Askerlik, işsizlik, polis işkence korkusu yok. Din dil, ırk daha önemlisi sınıf ayrımı, zengin fakir farkı yok. Cennet cehennem konusu ise dirilerin sorunu imiş. Yaşarken korkutulduğumuz o zebaniler var ya, meğer birer barış meleği imişler. Canlılar dünyasında kötülük yapanları, yetim hakkı yiyenleri, katilleri hırsızları burada perişan ediyorlar. Dürüstleri, emekten ezilenden yana olanları ise el üstünde tutuyorlar…

Sevgilim canım ciğerim benim, İstanbul’un tanık olduğu bu en büyük cenaze yürüyüşü mezarlığa yaklaştıkça sıkıntım artıyordu. Sağlığımda hiç de iyi geçinemediğim papazlar, keşişler mezar çukurumun başında birikmişlerdi bile. Karşı koyamayacağımı bildikleri için, istediklerini söyleyecekleri kesindi. Oysa birinin arkasından konuşmak her zaman kalleşlikti. Bu kişi hele de kendini savunamaz konumda ise! Gerçek sıkıntımın kaynağı kuşkusuz sadece bu değildi. Henüz sizin okuyamadığınız, yani bir gün sonra çıkacak gazetelerin manşetleri de önümdeydi. Sağ olsunlar çoğu beni savunuyordu. Göklere çıkaranlar vardı. Keşke aynı duyarlığı sağlığımda gösterselerdi. Oysa daha dün aynı gazeteler, ne vatan hainliğimi, ne Ermeniliği mi, ne de komünistliğimi bırakıyorlardı. Kısacası yargısız infaz yapıyorlardı.

Her neyse canım, tarih haklı yenilmişlerin acı öyküleri ile dolu imiş. Ama görevimiz hep yenilmek olmamalı kuşkusuz. Daha önemlisi yenilmek gibi bir lüksümüz de kalmadı artık. Üstelik bu kadar haklı bu kadar çok iken. O zaman ne demek istiyorum? Olay çok basit, 301 den Beyoğlu’nda yargılandığım mahkemeyi faşistler bastığında keşke cenazeme katılanların yüzde biri gelseydi. Eğer öyle olsa idi, ben bugün burada olmayacaktım. Yani sizleri böylesine üzmeyecektim.

Bir köyde yedi kardeşli bir aile, bütün köyü teslim alır. Çünkü koca köy onların karşısına tek tek, onlarsa her tekin karşısını yedi kişi olarak çıkarlar. Sözü uzattım değil mi? Ölü ya da diri fark etmez, bir olaya emek sermaye çelişkisi açısından bakmayana güvenme derdim hep değil mi? Ve sen de beni, hep griyi görmemekle eleştirirdin. Keşke sen haklı çıksaydın. Kırk kez bal yedim demekle ağzı tatlanmıyormuş canım. Yenikliğimizin nedenini bilmem anlıyor musunuz?

Rakel’im, canım ciğerim benim! Biliyorsun Türkiye’nin kanayan yarası Kürt sorununa, şiddet dışı bir yöntemle çözüm yolu arayan aklı başında sanatçılardan, aydınlardan “Barış İnisiyatifi” diye bir oluşum geliştirilmişti. Kanbersiz düğün olmaz hesabı ben de katıldım. Yani Barış İnisiyatifinin oluşumundaki aydınlar arasındaydım. Bir arkadaş beni baştan uyarmıştı: “Gel kardeşim bu memlekette her şeyden yana ol da, barıştan kardeşlikten eşitlikten yana olma. Yoksa bedelini pahalı ödersin vb” diye. Ben de başıma gelecek her belalı işte uyarı dinlemediğim gibi onu dinlememiştim. Gerçekte bu itiraflarımla sana koz verdiğimin farkındayım. Cana bedel o tatlı ve de hınzır gülüşünü görür gibi oluyorum. Boş veer, koca Pir Sultan üstat ne demiş:

“İster yağmur yağsın isterse dolu/ Gayri ben ummana daldıktan sonra…”

Rakel’im canım ciğerim benim. İnan ki atasözlerimizi yeniden keşfediyorum. Her şey de bir hayır vardır sözü ne kadar doğru imiş. Kızacağını bile bile ölümün bir güzel yanını daha anımsatacağım. Ne yapayım bunu ölmeden anlayamıyorsun ki. Bir kez gerçek dost ve düşmanın ortaya çıkıyor. Daha önce söylediğim gibi, biz ölüler siz sağlara göre geleceği görmek konusunda bayağı ileriyiz. Çünkü sizler tabularla, kuşatılmışınız. Oysa biz ölülerde her şey sınır ötesidir. Yani sıfırlanmış! Sakın bunu azımsama. Büyük Einstein:

“Önyargılarımızı yıkmak, atomu parçalamaktan çok daha zordur” diye boşa mı demiş? Demem şu ki, az gelişmişliğin ne sağcısı sağcı, ne solcusu solcu. Tatsız tuzsuz yağmur suyu hepsi. Kuşkusuz sayısı çok az olan gerçek solcuya bir diyeceğim olamaz. Ne demek istediğimi sen anlarsın. Sözüm elbette son yılların en anlamlı girişimlerinden biri olan Barış İnisiyatifi Kongresini, içine sindiremeyip gerçek yüzlerini ortaya çıkaranlaradır. Kongrenin en güzel konuşmalarından birisini yapan, Anadolu edebiyatının çınarı Yaşar Kemal’e demediklerini bırakmadılar. Yok, teröriste gerilla demiş de! Yok, Kürtlüğünü ortaya koymuş da! Yok, Nobel’e oynuyormuş da! El insaf be birader. Çap diye bir olay vardır. Yaşar Kemal sadece “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” gibi aşağılık kompleksi kaynaklı bir uyduruk slogana “Hayır Türk’ün Türk’ten başka dostu vardır. En azından Kürt halkı vardır” diyerek, evrensel boyutlu bir yanıt vermiştir. Eğer anlaşılmamışsa bu anlayamayanların sorunudur.

Rakel’im canım, ben artık öldüm. Yani kalıtımıma kazınmış bu azınlık korkusu, sosyalist bir aydın olma yılgınlığım falan yok artık. Düzeltiyorum canım ciğerim, düzeltiyorum. Bu benim dileğimdir demek istiyorum. Kalıtımıma kazınmış o belalı azınlık korkusu, burada bile varlığını sürdürüyor ne yazık ki! Sizin dünyadayken, annemin duaları gibi sevinçlerini, öfkesini de nasıl gizlediğini iyi anımsıyorum. Çocuk dünyamızla biz de ona uyardık. En aleni işlerimizi bile fısır fısır konuşurduk. Zaman geldi büyüdüm, kaslarım güçlendi. Bu kez geçmişimden öç alırcasına her şeyimi bağıra çağıra anlatmaya başladım. Bu açıklık, alenilik meğer aleyhime imiş bilemedim. Bak asıl diyeceğimi yine unuttum. Kısacası torunlarım ve sizler adına halen korkak ve ürkek bir ölüyüm ben canım. Çünkü Türkiye’de anadilini anlamayan avukatlar olduğu gibi, insan sözcüğü ile iğneyi karıştıran nice devlet adamları da var. Savcılar bir kitabı bir tümce ile suçlayabiliyorlar. Cımbızla suç arıyorlar. Örneğin beni ana yurdumda en çok yaralayan olaylardan biri olan, Türklüğü aşağılamaktan ötürü yürütülen o garip mahkeme olayını düşün. Sonradan öğrendiğim, yani anadilim olmayan bir lisanla diyordum ki: Halklar arasındaki kin, öç duygusu o halkların kanını zehirler. Bu da doğal insani düşünceyi çürütür. Ermeni ya da Türk, Kürt, Rum olmuş fark etmez. Gelin bu tür ilkelliklerden vazgeçelim. Uzatın ellerinizi barış adlı o güneş köprüsünü birlikte kuralım. Yani savaşı kavgayı bırakalım, sevişmeye bakalım. Bana “ya sev ya terk et” demeyin. Çünkü ben bu toprakların kadim halklarındanım. Başka yerden gelmedim ki başka yere gideyim. Üstelik her insanın anayurdu, çocukluğu imiş. Olanca güçlüğüne karşın benim çocukluğum, Malatya – İstanbul hattına serpilmiştir. Çocukluğumu bırakıp nereye gidebilirim? Yurtdışına üç günlüğüne bir geziye çıktığımda bile, Türkiye’ye dönene dek gözüm patlıyor. Sadece Kirkor, Agop, Ohannesi değil, Kerimi, Ali’yi, Fırat’ı, Hıdırı da özlüyorum. Gel de bütün bunları halden anlamayana anlat. Anlat be ciğerim benim! Keşke o kan zehirleme tümcesini şöyle kursaydım: Öfke, kin öç duygusu insanın düşüncesini çürütür. Hukuk okumuş koskoca avukat bile bunu Türk kanı zehirlidir biçiminde anladıktan sonra! Yazıklar olsun okuduğu hukuka demekten başka ne diyebilirim ki?  Yine özlü bir atasözü gündeme geliyor. Çoğunun aklı şaaperken, Türkün aklı kaçarken, Ermenin aklı ise öldükten sonra başına geliyormuş…

Canım ciğerim benim, ölüler güler mi? Elbette hayır diyeceksin. Yanılıyorsun, bu gariplikler beni bile güldürüyor. Hani beni hep bu topraklarda gözü var biçiminde de suçluyorlardı ya! Bir gün espri olsun diye: Benim bu topraklarda elbette gözüm var. Ama bölmek parçalamak için değil, en derin mezarına gömülmek için, demiştim. Bunu bile istismar etmişler. Tümceyi ortadan ikiye bölerek “…Hrant Dink itiraf etti, elbette bu topraklarda gözüm var…” dedi, demişler.

Bak yine cenazemi ihmal ettim. Bilmem bencillik mi ediyorum, ama bu görkemli yürüyüş keşke hiç bitmese diyorum. Her eylem, her yürüyüş aynı zamanda bir okulmuş. Hem yürüyenler, hem de ölü bir can olarak ben öğreniyorum. Bir kitapçı bütün vitrinini benim fotoğraflarımla bezemiş. Ne yalan söyleyeyim kıvandım. Aklıma okuyamadığım, yarım bıraktığım kitaplar geldi. Ölümün, ölümcül etkilerinden birisi de bu olsa gerek. Bereket sezgilerim müthiş gelişti. Bir anda birkaç işi birden yapabiliyorum. Örneğin şu anda bir yandan seninle konuşurken, bir yandan ruhumun aynasına yansıyan gazetelere göz atıyorum. Doğrusu bu kadar sevildiğimi bilmiyordum. Bu arada gazete başlıklarında akıl almaz şeyler de görmüyor değilim: Beni vuran çocuğu polisin, askerin, içinde koruyanlar varmış. Katille hatıra fotoğrafı çektirmek için görevliler sıraya girmişler. Bayrak ve Atatürk’ün bir sözünü fon yaparak poster gibi resmimi bile çekmişler. Katil zanlılarım, Bayrampaşa cezaevine girerken alkışlarla, karşılanmışlar. Baş zanlının odasına kırmızı halı, yatağına ipek çarşaf serilmiş. Hadi bunların yarısını abartı sayalım. Fakat benim ölümümle, Trabzon’da o zavallı Papazı katlettiren tayfa arasında kesin bir bağlantı varmış. Susurluk, Sivas, Çorum, Maraş olayları tüm biri birinin uzantısı imiş. Daha beterini söyleyeyim mi canım benim, 1970’den beri on yedi bin faili meçhul cinayetin ayak izleri aynı adrese yönelikmiş. Bunu her şeye karşın namuslu kalmış bir kaç bürokrat resmi raporlarında belirtmişler. Olacak şey değil. Olacak şey değil, değil mi canım?

Katilimin on yedi yaşındaki bir çocuk olmadığını herkes gibi ben de biliyorum. Ama bu düzen ölüleri bile doğruyu söylemekte ikirciklendiriyor. Bir azınlık olarak korkunun yüreğimde yaptığı tahribatı görüyor musun? Ölümden öte köy yoktur derler. Bu söze yaslanarak, mektubumun başlarında artık benim için korku sansür çok ötelerde kaldı demiştim. Demek ki yukarıdan atmışım. İtiraf edeyim ki halen derin korkular içindeyim. Buna derin devlet korkusu da diyebilirsin. On yedi yaşındaki zavallı bir işsiz işçi çocuğunun katilim olamayacağını biliyor ama yüreklice haykıramıyorum. Beni vurdurtan güya bir polis muhbiri imiş. İz süren ise başka bir polis! Katilin Türk bayrağı önünde çekilen yakışıklı posterinin poliste mi, yoksa jandarmada mı çekildiği tartışılıyor. Bu demektir ki, kaynak kurumuş, biz kanala kızıyoruz. Yalnız bir şey unutuluyor gibime geliyor. Bizans’tan miras kalan tuzak, entrika ayak oyunu ustalıkları, Osmanlı’ya iyilik getirmedi. Halk üzerinde yoğunlaşan işkence zulüm, gözaltı kayıpları ve müzminleşen her türlü korku, bunlara mı iyilik getirecek? Bir devletler mezarlığı olduğu söylenen güzel Anadolu’muzdaki yıkılmış devletlerin mezar taşında tüm: “Kendi halkına ettiği zulüm sonucudur” diye yazmakta imiş…

Canım Rakel’im sevgilim benim, biz yetim okulunda yetiştik değil mi? Belki bu yüzden pabucu deliklere hep yakın olduk. Vurulup kaldırıma yüzükoyun düştüğümde çevreden bir hayırsever üzerime ak bir kâğıt örtmüştü. Yoksulun yorganı misali ayaklarım açıkta kalmış ve pabucumun deliği görünmüş. Medyanın bir bölümü bunu yanlış anlayıp, beni cimrilikle suçladı. Olur mu be sevgilim, istesem İtalyan iskarpinleri giyemez miydim? O zaman da benim solculuğum, sosyalistliğim nerede kalırdı? Dünya görüşü olarak sosyalizmi seçmiş biri için bundan büyük ayıp olur muydu?

Bir kez cimrilikle tutumluluğu karıştırmamak gerekir. Bilirsin hep tutumlu oldum. Çünkü bireysel harcamalarımdan artıracağım her kuruşla, yoksul bir çocuğun eğitimine, aç bir insanın yaşamına destek olacağımın bilincindeydim. Ve bütün bunlar sosyalist dünya görüşümün gereğiydi. Ah canım ciğerim ah, gerçekte bu son derece basit doğruları insanlara anlatamadan ölmem de ayrı bir acı koyuyor içime! Sen hep aceleciliğimle, taşan heyecanımla beni eleştirirdin. Şimdi sana daha çok hak veriyorum. Meğer insanlar ne kadar zor anlıyor ve geç uyanıyormuş. Ve de ne kadar çabuk şartlanıyormuş. Kedinin eline silah verip birini vurdurtamıyorsunuz. Ama insana bunu yaptırabiliyorsunuz. Çünkü beyni var. Yoksa beyin denen şu harika organ pek de matah bir nesne değil mi? Neyse bütün bunları sen ölü saçması say!

Canım Rakel’im benim! Cenazemde söylediğin o akıl almaz güzellikteki sözlerini daha önce keşke yüzüme karşı söyleseydin. Bilmiyorum Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı sevdalarını böyle yoğun, böyle acı ve de böyle güzel anlatmışlar mıydı? İzninle şu güzellemeyi senin dilinden yinelemek istiyorum:

“…Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim! Sevdiklerinden çocuklarından, torunlarından bizlerden, kucağımdan ayrıldın. Ama ülkenden toprağından ayrılmadın sevgilim! Hangi karanlık yaptıklarını söylediklerini unutturabilir sevgilim! Korku mu, yaşam mı, zulüm mü? Yoksa ölüm mü sevgilim?”

Bu evrensel boyutlu çığlığa hangi taş yürek dayanabilir! Bana sorarsan senin öğretmenliğinin asıl büyüsü, şu son tümcelerinin arasında gizliydi:

“…Yaşı kaç olursa olsun on yedi veya yirmi yedi. Katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan, yani ‘kanala değil kaynağa bakmadan’ kanı kanla değil su ile yıkamadan, hiç bir şey yapılamaz kardeşlerim…

Bugün derinliklerin, karanlıkların ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Bedenimin yarısını sevgilimi, çocuklarımın babasını, sizin kardeşinizi uğurluyoruz. Sağdakine, soldakine, öndekine, arkadakine rahatsızlık vermeden, kimseye saygısızlık etmeden, sloganlar atmadan, pankartlar açmadan sessiz bir saygı yürüyüşü gerçekleştiriyoruz. Yani bugün sessizlik ile büyük bir ses yükseltiyoruz…” diyordun.

Söyle, hiçbir sevda bu kadar güzel anlatılabilir miydi canım benim? Hiçbir çığlık bu kadar uzağa gidebilir miydi?

Yoruldum canım Rakel’im. Ölüler de yorulurmuş. Ürkek Güvercin donundaki ruhum, inan ki kendi cenazesini izlemekten yorgun düştü. Haliç üstlerinde uçarken yönünü Sarayburnu’na çeviriverdi. Sanki benden bağımsız hareket ediyor. İşte Galata Köprüsü ve Kızkulesi’ne doğru aldı başını gidiyor. Poyrazın da coşkusuyla iyice Boğaz’a döndü. Burnuma Beykoz kestanesi, Kanlıca yoğurdu kokusu geldi. Olacak şey değil Boğaz Köprüsü’nde trafik rahat görünüyordu. Bu rahatlığın nedeni cenazem olamaz mıydı? Yani bir Ermeni’nin ölümü sokakları korkutmuş olamaz mıydı? Ah şu korku, olmaz olası korkularımız…

Boğaz üstünde iki gümüş gerdanlıktan sonra zümrüt yeşili Beykoz göründü. Biliyor musun On Çeşmeler’de yapılan çorbayı kimse yapamaz. Ohh, mis gibi sarımsak kokusu bütün Beykoz’u sarmış. Hey gidi cennet Boğaz! Delinip yırtılmış yeşilliğine, kırılıp dökülmüş yalılarına karşın halen güzel. Boğaz’ın geleceği ile benim ölümüm arasında adsız bir benzerlik görüyorum. Ben ölmüşüm, o can çekişiyor. Yoksa her şeyin sonu boş mu? Gelmiş geçmiş nice imparatorluklar, dinler, diller Boğaz’ın gerçek sahibi olmak için kavga etmişlerdi. Serin sular tümünü çör çöp edip kıyıya vurmadı mı? Kim bilir daha nicelerini benzer son bekliyor…

“Hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Hrant’ız” sloganları Anadolu Hisarı’nı aşınca ruhum toparlandı. Anında göğüs kafesimden içeri girip, ucu bucağı belirsiz cenaze konvoyumu buldu. Yeniden bütünleştik. Sarı Gelin türküsü eşliğinde “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!” sesleri dalga dalga halen gökyüzünde! İçimde coşku yelleri, sloganımı herkesle paylaşmak istedim. Beceremedim! Yolumu kesen her zamanki alçak gönüllüğüm mü, yoksa künyeme kazınmış azınlık korkusu mu bilemiyorum?

Canım benim, bu kez de sağ iken senin değerini yeterince bilemediğime takılıyor ve üzülüyorum. Bildiğin gibi değil tarifi mümkünsüz dolaşık duygular içindeyim. Güzel yurdumun beni bu kadar sevdiğini anlamam için ille de ölmem mi gerekiyormuş? Keşke vaktiyken içimizden geçenleri birbirimize sesli söyleseymişiz. Keşke biz solcular cenaze dışında da bu kadar yoğun yan yana gelebilseydik.

Rakel’im sevdiğim, ruhum gördükleri karşısında adeta şımarmış, daldan dala sekiyor. Şimdi de Bakırköy’de evimizde, çalışma masamın başındayım. İki satır yazıp bırakıyor, içeri girip çıkıyor olmadı kitaplığı rasgele karıştırıyorum. Sen içe işleyen sesinle Ermenice bir ağıtla mutfaktasın. Torunumuz Nora yine elektronik bir oyuncağa dalmış. Onun yanağından bir makas almaya can atıyorum. Yerimden kalktım ve senin omzundan aşağı iyice sarktım. Saçlarına boynuna dokunmayı nasıl istiyorum. Ama olmaz, olamaz ki! En azından ödün kopar. Ayrıca ölüm aynı zamanda dokunamamak değil miydi? Başta seni, sonra tüm dostları doyası kucaklayamamak değil miydi? Oysa ağzı süt kokan bir bebeği, bir can dostu ve bir de sevgiliyi olanca sıcaklığı ile kucaklamak dünyalara değişilmez. Ahh, çiçekte iğde dalı geldi aklıma. Bayılırım bayılır!  Kumkapı’da iki tek atamak, 1 Mayıs’ta sel olup Taksim’e akmak, var ötesini sen düşün sevdiğim…

Ben çalışma masamda her zamanki sıkış tıkış köşedeyim. Eyvah, tükenmezi yere düşürdüm. Sen bir tıkırtı duymuş gibi ürkek başını kaldırdın. Gördüğünü sanıp ödüm koptu. Üzüm gözlerin kan çanağıydı. Bakıp da görememek, görüp de dokunamamak ne zormuş. Bitkin, ellerini önlüğüne siliyordun. Başın iki elinin arasında, yere çöktün Tarifsiz acılar içinde olduğunu belliydi. Başını ellerinin arasından alıp, kendi göksüme bastırmayı, teselli etmeyi nasıl da istiyordum. Ani adını verdiğimiz süt beyaz kedi göründü. Bir noktaya olağanüstü ilgiyle bakıyordu. Beni görmüş olabilir miydi? Biran tedirginleştim. Ama hayır, işte mırıl mırıl sana sürünmeye başlamıştı. Sanki kederini paylaşıyordu.

Rakel’im sevdiğim benim, İnsan denen şu olağanüstü varlık, bir milyon yıl önce mi iki ayağının üstüne kalkmıştı? Kan ter içinde geldiği bu uzun yol bile gerçek anlamda insan olmasına yetmemiş demek ki! Yetse ötekine karşı bu kadar acımasız olabilir miydi? İki bin yılının ilk çeyreğine yürürken, cana kıyar mıydı? Hem de süreç içinde silineceği açık olan ırk, dil, din ve ülke sınırları gibi yapay çizgiler için! Tarih gibi ders alınması gereken önemli bir kitabı, cinayetler tutanağı haline getirmişler. Yoksa çocuklarına kahraman olarak, kuduza aşı bulan Pastör’ü, karanlığı aydınlatan Edison’u,  insanlığın açlığına kalıcı çözüm yolunu keşfeden Marx’ı tanıtacağı yerde, en çok ülke fetheden, en çok kelle kesen despotları tanıtır mıydı?

Dolaşık duygular içindeyim canım. Masa başında epeydir beklediğim halde halen bir satır bile yazamadım. Ben burada sen az ötede beni göremeden, ben ise seni görüp de dokunamadan bekliyorduk. İkimiz de tam bir güvercin ürkekliği içindeydik. Ya da ölü bir avuçta, canlı bir yüreğin atışı gibi. Daha fazla dayanamadım, çıt çıkarmamaya özenli kapıdan süzülüp dışarı çıktım. Ver elini Gülhane parkı uçtum ve Nazım Çınarının dibine çöktüm. Ohh, yaprakları hışır hışır serin. Biraz kendime geldim. Bunu sağlığımda da yapardım. Çok bunaldım mı atardım canımı Koca Çınarın altına. Çok geçmeden kara gözlüklü, ak bereli, iki kişinin varlığından rahatsız oldum. Kıpırtısız bana bakıyorlardı. Kalktım gelip geçmeye doyamadığım Galata Köprüsüne uçuverdim. Bir süre balık ekmek satanları izledim. Bir zamanlar birlikte güle oynaya kuru soğanla balık ekmek yediğimiz günleri düşündüm. Balıkçılar bilye kadar oynak kayıkların üzerine sanki ayaklarından çivilenmiş gibi düşmezlerdi. Yine öyleydiler. Ya Köprü üzerinde onca oltayı birbirine dolaştırmayan istavrit avcılarının hüneri! Bak o ak bereli, kara gömlekli, kot pantolonlu genç yine dikildi karşıma. İçimde eski güvercin ürkekliği ürperdim. İnsan gençten gençlikten korkar mı? Ah bu ürpertiler, bu korkular! Lanet olsun bizi yediğimiz ekmek, içtiğimiz sudan korkutanlara. Uçmak yeteneğim henüz belleğime yerleşmiş değildi. Ak bereli kara gözlüklü o gencin üzerinden havalanıverince nasıl sevindim öldüğüme… AGOS gazetesine doğru Şişli, Osmanbey deyip çavdım!

Oho, cenaze alayımın bir ucu mezarlığa çoktan ulaşmıştı. Ama bir ucu halen Taksim civarında. Rakel canım ciğerim, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden beri devrimciler cenaze kaldırmayı bayağı öğrenmişler. Benim gibi olayı yukarıdan görebilsen inan ki senin de göğsün kabarırdı. Diyeceksin ki cenaze kaldırmayı öğrendiğimiz kadar, şu pis düzeni ortadan kaldırmayı da öğrenseydik ya! Sen de haklısın, ama büyük iş kolay olmuyor! Her iyinin güzelin, her yeninin yolunda ejderhalar beklermiş. Emperyalizm yedi başlı bir devdir canım. Ama yenilmez değildir. Kuşkusuz onu silahlı ordularımız, sonsuz paralarımızla değil, olağanüstü haklılığımız ve ezilenden emekten yana oluşumuzla yeneceğiz. Biz sadece azınlık haklarını değil, gerçekte tüm ezilenlerin haklarını savunuruz. Bunu Kürt, Türk, Ermeni olduğumuz için değil, sosyalist olduğumuz için yapıyoruz. Osmanbey kaldırımları üzerine akan kanımla aha şuraya yazıyorum ki, sonu yakındır kötülerin, ezenlerin yani bu düzenin…

Yine heyecanlandım. Ölüyken bile suç işleyeceğim vallahi! Sen yanımda olsan kesin ceketimin ucundan fren yapardın. Meraklanma, güzel İstanbul’umun sokaklarını bir güvercin ürkekliği ile dolaşsam bile, halkımız güvercinlere dokunmaz ve düşmanını bile arkadan vurmaz… Rakel’im, inan ki beni vuran halk değildi. Halk, mahkeme önünde bize ana avrat sövenler, tükürenler de değildi. Bunu sen benden iyi bilirsin. Kalabalıkla halk farklıdır. İnsanla insan posasının ayrı şeyler olduğu gibi. Halk, bütün dünyada 1 Mayıs alanlarını dolduranlardır. Halk Afrika’da açlıktan ağzı büyümüş, gözü sinekli, şiş karınlı, çıplak bir çocuk için burada oturup ağlayanlardır. Halk, Yenikapı ile Balıklı Ermeni Mezarlığının arasını dolduran insan selidir. Kısacası halk, şu anda Antalya Attalos Meydanı’nda gözlerini gökyüzüne dikmiş senin aracılığınla benden haber bekleyenlerdir. Her neyse Başını ağrıttım canım ciğerim! Hepinizi, hepinizi kocaman fakat dokunamadan kucaklıyorum. Hadi hoşçakal Rakel’im, sevgilim, sevdiğim benim …”

                                                                                                                 Hasan KIYAFET

Leave A Reply

Your email address will not be published.


Warning: Unknown: open(/var/cpanel/php/sessions/ea-php56/sess_ps1entiqpuuft6t28u782gdua7, O_RDWR) failed: No such file or directory (2) in Unknown on line 0

Warning: Unknown: Failed to write session data (files). Please verify that the current setting of session.save_path is correct (/var/cpanel/php/sessions/ea-php56) in Unknown on line 0