1440414066403

Batı Edebiyatında Depresyon ve Yaratıcılık Denilince…

 

F.S FITZGERALD:

1920-1930 arasında bir kuşağın sözcüsü ilan edilen, “caz çağının” ve çılgın yılların yazarı olarak kutlanan bir insan, “Kayıp Kuşak” olarak tanımladığı zaman da kendi kendisinin gölgesi olmuştur.

1936’da Francis Scott Fitzgerald’ın yaşanacak dört yılı kalmıştır ve depresyonla alkoliğin zirvesindedir.

Eşi Zelda’yla birlikte Côte d’Azur’de dedikodu konusu olduğu Paris’te Ritz Oteli’nin süitlerinde lüks ve çılgınca bir yaşam sürdüğü zamanlar, mutlu aşk, debdebe ve kolay para dönemleri geride kalmıştır. O zamanların başarılı yazarı,  otuz yaşında tükenmiş, eşinin şizofrenisi ve bugün en önemli eseri olarak görülen “Muhteşem Gatsby ve Tatlıdır Gece’nin aldığı sert eleştiriler yüzünden yıpranmış bir adamdır.

“(… ) sevdiğim her şeyden kendimi yoksun bıraktığımı,  sabahları dişlerimi firçalamak, akşam yemeğinde dostları ağırlamak gibi şeylerin artık çaba gerektirdiğini fark ettim.  Uzun süredir insanları da eşyaları da sevmediğimi, ama seviyormuş gibi yaptığımı anladım.”  Bu otoportreden çıkarılacak temel fikir şudur: Fitzgerald’ın sıkıntısının nedeni kendisi için belirlediği ideale ulaşamamasından kaynaklanmaktadır. Sosyal ve artistik bir iktidar peşinde koşmaktan bitkin düşerek “benlik yorgunluğu” diye adlandirilan, bu depresyona teslim olmuştur fakat Fitzgerald “kafamda doğan tüm öyküler bir felaket izi içeriyordu.” diye belirtmiş not defterinde. Ama Çatlaklık’ta bunun otesine geçerek “ruhun gerçekten karanlık gecesi” hakkında görkemli düşüncelerini dile getirir. Depresyon Fitzgerald’ın yaşama ve yaratma sevincini yok etmesine rağmen yazma gücünü elinden alan bu durum üzerinde yazma olanağına hâlâ sahip olduğunun kanıtıdır.

SYLVIA PLATH

Paramparça bir kız

Sylvia 1932’de Massachussets’de doğmuş, İngiltere’de Cambridge’de parlak bir eğitim görmüştür. 1940’ta babası ölür. Çocukluğunun yansımaları ileri yaşlardaki ruh halinde oldukça belirgin bir şekilde gözlenebilmektedir. 1953’te ıntihara kalkışır, hastanede piskiyatrik tedavi görmeye başlar. 1956’da büyük Ingiliz şair Ted Hughes ile evlenir, iki çocuk sahibi olur. Derken kocasının başka bir kadınla birlikte olduğunu öğrenir. Bosanır.  Yeats’de bir ev satın alır ve orda çocuklarıyla birlikte yaşamaya başlar. Birkaç ay sonra 11 Şubat 1963’te, o evin mutfağında intihar eder.

Sylvia yazmaya ne zaman başlar? Yaşamı boyunca, küçük yaşta kaybettiği babasından nefret eder ve ilk şiirini sekiz yaşında babasını kaybettiğinde yazar. Hastane, diyabet, kangren, bacağın kesilmesi, atardamar tıkanıklığı. Babası hastaneye gelmesini istemediğinden, onu son kez evde görür. Odasında yatmaktadır. Babasına seslenir, yalvarır. Yanit alamaz. Plath bu durumu Günce’sinde “Durmuyordu,  kendi derinliklerine kapılmıştı. Yitik ve aldatılmış, yavaşça arkasını dönüp odadan ayrıldı” şeklinde ifade eder.

Zaman, dev bir dalga, anılar onun yaralı belleğinde yaşamakta zorlanır. Sylvia Plath bellek özürlüdür. Kendi deyimiyle “paramparça bir kızdır. Parçalanmış dünyasında hiçbir şeye,  kimseye güvenemez. Ne tanrıya, ne piskyatrlara, ne analistlere,  ne de yaşamı boğan duygulara. Sylvia’nin kaçtığı gerçeğin ardından bir başka gerçek belirir. Insanı yaşama gücünden yoksun bırakabilir, ama yazıya da götürebilir. Plath ilk şiirlerini sekiz yaşında yazmaya başlar. Başarılı yıllarında şiirleri okul gazetesi Vorsity’de yayımlanır. Roman yazma düşünceleri içerisinde boğuşsa da tek romanı olan The Bell Jar’ı yazmaya koyulur: “Benim yaptığım şey, kendi yaşamımdaki olayları bir araya getirmek, renklendirmek icin de içine kurgu katmak… Ortaya tam bir çorba çıksa da, bence bu, yalnız bir insanın depresyona girdiğinde ne kadar acı çekebileceğini gösterecektir”

Plath’ın tüm yapıtı, bir kadının isyanı, sıkıntısını dışa vurmakta zorlandığı 1950’li yılların Amerikası’nda geçen kapalı yaşamı betimliyor.

“Kimildayamiyorum. /Don çiçeği yaratır. / Gül yıldızı yaratır./ Ve yıkımı. / Ve yıkımı. / Birisi hüküm giydi. ” der, en önemli şiir kitabı Ariel’de.

Sylvia Plath’ın ismi Virginia Woolf, Simone de Beauvoir,  Morguerite Duras gibi isimlerle beraber 20. yüzyılın en büyük kadın edebiyatçıları arasında geçer. Yazı dili; kırılgan, karamsar ve duygusaldir. Duzyazılarına gelince… Çoğunluğu ölümünden sonra yayımlanmış yaklaşık yetmiş öykü ve bir sürü parça, taslak, defter; bunlardan çoğu yayıncılar tarafından reddedilir ve umutsuzluğa kapılmasına neden olur. Yazmanın amacı ünlü olmaksa, insan tanınmadan nasıl yazar?

Ted Hughes’un karısına gönderdiği Birthday Letters, onun yaşamına ve ölümüne yeni bir ışık tutuyor. “Böylesi bir gecede bakire ve genç, saf, yeni olmaktan daha olağan ne var?… (tecavüze uğramak). ”

WIRGINIA WOOLF

Düşmanca bir dünyada tek başına

Virginia, 25 Şubat 1882’de Londra, Ingiltere’de dünyaya geldi. Hiç okula gitmeyip evde eğitim gören bir isim. Aile üyeleri, Ingiltere’nin seçkin entelektuellerindendi.

Woolf, altı yaşındayken, üvey kardeşi Gerald Duckworth’ün tecavüzüne uğrar. Yedi yıl sonra annesi ölür, “Ölü taklidi yapıyor, dedim kendi kendime. On üç yaşındaydım ve yeterince acı çekmemiş olmaktan korkuyordum. Aynı zamanda, diğer üvey kardeşi George Duckworth’ün cinsel saldırılarıyla birlikte,  ilk depresyon belirtileri başlar. 1987: Nisan ayında evlenen üvey kız kardeşi Stella,  temmuzda ölür. 1904: Ikıncı ciddi depresyon ıntihara kalkışan Virginia,  kendini pencereden atar. Günce’sinde şöyle yazar: “Babamın doğum günü.  Evet, bugün 96 yaşında olabilirdi. Ama çok şükür ki o kadar yaşamadı. Yaşasaydı ne olurdu? Yazı yok. Kitap yok. Akıl almaz bir şey.” 1906: Sevgili erkek kardeşi Thoby, Yunanistan gezisi dönüşünde tifodan öldü. 1911: Virginia, Vanessa adlı arkadaşına artık yaşamak istemediğini, yaşamını boşa harcadığını, deli olduğunu ıtiraf eder. 1912: Leonard Woolf’la evlenir ve kronik depresyona girer. 1913: Intihar girişimi. Doktorlar çocuk sahibi olmaması gerektiği konusunda kararlıdır. 1915: Yine depresyona girer ve durumu gittikçe kötüleşir. Stephan Woolf: “Bu hastalığının ilk evresinden çok farklıydı. Tutarsız bir biçimde ileri geri konuşuyor, zirvaliyordu, sonuçta komaya girdi.” 1923: Çok yakın dostu Katherine Manevi ele ölür. Acılar, umutsuzluklar, “yaralı bir hayran gibi odaya çekilen gunleri”, yalnızlık, bitmek bilmez sıkıntı, ta ki 28 Mart 1941’de cebine ağır taşlar doldurarak kendini sulara bırakana dek. “Azgın suların üzerinde dolaşıyorum. Battığımda, beni kurtaracak birisi bulunamayacak.”

PRIMO LEVI

Primo Levi, 1944’te Auschwitz’de geçirdiği olayları anlatan en çarpıcı yapıtı “Bunlar da mi insan?”la evrensel bir ün kazanır. II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük zorunlu çalışma ve imha kampı olarak bilinen Auschwitz Toplama Kampı’na gönderildi. Bu olağanüstü ve sistematik katliam girişiminden sağ çıkanlar inanılmaz destanını Ateskes’te de anlatır. Ya Şimdi Ya Hiç’te baskıya karşı savaşanların sözcüsü olur.

Batanlar ve Sağ Çıkanlar’da,  bu planlı katliamın boyutunun unutulması kadar, bu tür bir olayın yeniden gerçekleşmesi olasılığından duyduğu endişeyi dile getirir. Yazarlığında itici güçlerden biri olan bu bellek yitimi saplantisidir. Doğal Tarihler’de işlediği birincil temadır.

Primo Levi’yi 1987’de ıntihara sürükleyen gerçeklerin ne olduğunu kimse söyleyemez.

V.S NAIPUL

Depresyon, kendini belli etme biçimi olan bunalımın bir kaynağa, zenginliğe nasıl dönüşebileceği; ne bakımdan potansiyel bir kaynak olduğu açısından gizemlidir.

V.S Naipul’un The Enigma Of Arrival adlı romanını ele alalım.  Romanda yaşanan bunalım, bir depresyon, melankoli, panik krizidir.

Naipul’un sözünü ettiği bunalımın yeni bir şey olmadığı anlaşılır, buna daha önce de başka biçimler altında maruz kalmıştır. Ilk önce çalıştığı kitabın doğasıyla ilgili bir tereddüt yaşar. Ingiltere’nin kırsal kesimindeki bütün dünyasının yansıdığı bir köşenin gerçekçi betimlemesi yerine, Giorgio de Chirico’nun “Varış Muamması” adlı bir tablosuyla ilgili düşlerden doğan alegorik bir roman düşünür. Bu roman,  kafasının içindeki patlamanın, şiddetlenen bunalımın, surmenojin, yazarlık ugrasiyla ilintili sıkıntısının neden olduğu karabasanı dışa vurmuştur.

Çağla GÜL

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here