FB_IMG_1424818700854

Türkiye’de hangi dönemde sanata ve edebiyata önem verildi? Hangi zaman diliminde ünlü edebiyatçılarımız(Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin…) yargılanmadan, sonunda işkencelerin kendisini beklediğini bilmeden özgürce yazabildiler?

Geçen zamana baktığımızda aslında hepsinin cevabını bulabiliyoruz. Yapılan katliamlar, yazdıkları yüzünden tutsaklığa mahkum edilmiş bir sürü üstad bize sözde “edebiyat severlerin” sanatçıya ve şaire ne denli saygı duyduklarını gösteriyor. Bu konuya örneklerle devam edelim. Yapılan haksızlıkları, geçmiş dönemi ve şimdi ki gerici düzeni inceleyelim.

Kemal Tahir; Türk edebiyatının üretken isimlerinden biri. Tahir’in bu kadar hareketli ve cezalar ile geçirdiği hayatının tek nedeni ise sol dünya görüşüne sahip olması. Marksizmi romanları yoluyla okuyucusuna aktarmasıydı. Tahir’in cezaevinde yıllarını geçirmesinin nedeni ise astsubay olan kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin kitabını vermesiydi. Sırf sol düşünce okudukları için “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlaması ile 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

Sabahattin Ali; 1907 yılında Gümülcine’de doğmuş, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biri olmayı başarmış, 1948’de katledilmiş olan aydın Sabahattin Ali’yi öldüren isim bulunmuştur. Ali Ertekin’in ifadesi gerçekten trajikomik. Katilin anlattiklarina göre Sabahattin Ali’nim kendisine Rusya’ya gidip rejimi devireceğini söyler. Devlet her zaman suçluyu gizlemek için birkaç ilüzyon kullanacaktır ve bu yüzden cinayet her zaman faili meçhul olarak kalacaktır. Sabahattin Ali’de düşünceleri yüzünden katledilmiştir.

Oğuz Atay; her yıl tekrar okunmasi gereken, her okuduğunda ayrı bir tat veren kitapların yazarı, her büyük edebiyat yapıtının ince bir mizah içermesi gerektiğini yazdıkları ile kanitlayan yazar. Türkiye’nin özgün yazarlarından biridir Oğuz Atay.

“Romantik komünist” ve “romantik devrimci” olarak tanıdığımız Nazım Hikmet Ran; büyük insan! Memleketine bu kadar bağlıyken vatan haini olarak ilan edilen şair. Türk şiirinin en büyük ustası, barışın ve aşkın şairi.

Kavgayla, mücadeleyle geçen koca bir ömür. Çocuk denecek yaşta şiirle tanışmış ve sanatla ilgilenmeye başlamiş, kavgasında her zaman ezilenleri aydınlatmayı görev bilmiştir. Şiirlerinde her zaman toplumsal sorunlara yer vermiştir. Emperyalist devletlerin sömürgesi altında olan memleketi için yazdığı şiirler vatanseverlik duygularıyla doludur. Askerlerin dolapların da bulunan kitapları yüzünden “donanmayı isyana teşvik”le suçlanır. Hiçbir delil olmamasına ramen keyfi bir suçla yargılanır ve 15 yıl hapis cezası alır. Önceki mahkumiyetinde de aldığı ceza hesaba katılarak 28 yıl 4 aya tutsak edilir. Zor ve çileli yıllar yaşamasına ramen cezaevindeki günlerini boş geçirmez, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve İbrahim Balaban’ı yetiştirir.

Nazım Hikmet mücadelesini her zaman ciddiye almıştır. Birkaç dize de bunu anlatmıştır.

Yaşamak şakaya gelmez,

Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın

Bir sincap gibi mesela,

Yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,

Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın

Yani o derece de, öylesine ki,

Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,

Yahut kocaman gözlüklerin,

Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

İnsanlar için ölebileceksin,

Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

Hem de en güzel, en gerçekçi şeyin

Yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Nazım hapisten çıkan af sayesinde kurtulmuştur. Ancak hapisten çıkmış olsa da peşini hiç bırakmazlar. Barış amacıyla ülke ülke gezen Nazım “komünizmi yaymak maksadını gütmek, neşriyatıyla Sovyet hükümetinin verdiği hizmeti ifa etmek” gerekçesiyle vatandaşlıktan çıkarılır.

Artık hayatı hastalık ve hasretle doludur…

Nazım’ın yurt özlemi ile Vera’ya yazdığı yazı da

“Ülkemden ayrılmakla hata ettim. Halkının geleceği için mücadele eden insanın halkıyla canlı bir bağ içinde olması gerekir, ülke içinde mücadele etmesi gerekir. Bugün gerçekçi olan tek yol budur. Öldürülürdük. Fakat ne çıkar bundan? Birkaç yüz şiir daha az yazılmış, ne önemi va r bunun?”

dedirtir ve kendisinin bir köy mezarlığına gömülmesini ister:

Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü,

Ölürsem kurtuluştan önce yani,

Alıp götürün

Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Türk edebiyatına yön veren isimleri inceledikten sonra politika ve edebiyatın ne kadar da iç içe konular olduğunu görebiliyoruz. Birçok isim düşünceleri yüzünden tutsaklığa mahkum edilmiş hatta öldürülmüştür. Dünyayı sarsan katliamlar yapılmıştır. Bu acılar, katliamlar edebiyatı, sanatı, yaşamı halk için örgütleyenlere yapılmış ve hala yapılmaktadır. Türkiye’de geçmişten bugüne halk için, halkın bir arada yan yana durabildiği bir şiire , bir kitaba, sanatsal  ve kültürel etkinliklere tahammül edilmemiştir. Çünkü okuyan, yan yana durabilen halk örgütlenecektir.

Nitekim bu söylediklerimizin örneklerini de yıllar öncesinde Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta görüyoruz.  “Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya” diye bağıran insanlar katledilmiştir. Tıpkı bu günlerde canımızı yakan Suruç katliamı gibi! Ne acı böyle insanların “göre göre” yakılması. Birilerinin çıkarları uğruna ateşe verilmesi. Bizler Sivas’ı, Maraş’ı, Çorum’u yıllardır unutmadığımız gibi; hesabını soracağımız Suruç’ta katledilen yoldaşlarımızı da unutmayacağız. Öfkemiz büyük!

Peki kelimeler ve şairler taraf tutar mı? Hayır! Tutmaz(MIŞ). Ancak bizler okulda aldığımız eğitimden bile kelimelerin ve şairlerin taraf tuttuğunu anlayabiliyoruz. Bizlere hiçbir zaman bir Nazım şiirinde ne anlatılmak istendiği anlatılmadı. Oysa bir Necip Fazıl şiirini çok iyi anlıyorduk… Evet kelimeler ve şairler taraf tutmaz(MIŞ).

Çağla GÜL

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here