Usta tiyatrocu Genco Erkal, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya çapında sanatçılar yetiştiremedik” şeklindeki sözlerine yanıt verdi. Erkal, “Leyla Gencer nedir? Güher-Süher Pekinel nedir? Suna Kan? İdil Biret? Fazıl Say? Bu isimler görmezden gelinebilir mi? Bedri Baykam’lar, Avni Arbaş’lar, Abidin Dino’lar, Fikret Mualla’lar… ” ifadelerini kullandı.

Usta Tiyatrocu Genco Erkal, yeni oyunu ‘Göçmenleeeer’e ilişkin Hürriyet’ten Güliz Arslan’ın sorularını yanıtladı.

Türkiye’de ve dünyadaki göçmenlerin durumuna yaşamlarına ayna tutan oyunu usta oyuncu şöyle anlatıyor:

Ülkemizdeki Suriyeli göçmenleri gördükçe, onlarla ilgili haberleri okudukça “Hay Allah, bir şey yapamıyoruz” diyordum zaten. Paris’te her gidişimde mutlaka uğradığım bir tiyatro kitapçısı var, Le Coupe-Papier. Son gidişimde orada bir kitap gördüm, kapağında botla Akdeniz’i geçmeye çalışan mülteciler vardı. Yazarı Matei Visniec, daha evvel Devlet Tiyatrosu’nda oyunu oynanmış, Romen bir yazar. Birazcık hayatını biliyordum; Çavuşesku döneminde ülkesinden kaçıp mülteci olarak Fransa’ya gitmiş bir gazeteci, oyun yazarı… Kitabı uçakta okudum ve hemen “Tamam, ben bu oyunu yapıyorum” dedim.

“SİZ KABUL ETMESENİZ DE DÜNYA KABUL EDİYOR”

Erkal, Erdoğan’ın “Dünya çapında sanatçılar yetiştiremediğik” sözlerine de yanıt veren Erkal şunları söyledi:

– Leyla Gencer nedir? Güher-Süher Pekinel nedir? Suna Kan? İdil Biret? Fazıl Say? Bu isimler görmezden gelinebilir mi? Bedri Baykam’lar, Avni Arbaş’lar, Abidin Dino’lar, Fikret Mualla’lar… Dünya çapında ressamlarımız var. Nobel kazanmış edebiyatçımız var. Kaç yazarımız kaç dile çevrildi? Cannes Film Festivali’nde, Berlin Film Festivali’nde, Tokyo Film Festivali’nde büyük ödül kazanmış Nuri Bilge Ceylan’larımız var, Erden Kıral’larımız var. Nasıl “Dünya çapında sanatçı yetiştiremedik” dersiniz? Siz kabul etmeseniz de dünya kabul ediyor.

Röportajın tamamı şöyle:

Oyunun tanıtım metninde, “Ülkelerimiz ölüyor. Bir ülke ölmeye başladıktan sonra yapacak bir şey yoktur” deniyor. Çok çarpıcı bir ifade… Ne oluyor ülkelerimize?

– Bize hep sermayenin küreselleşmesi sonucunda dünyadaki zenginliğin daha eşit paylaşılacağı fikri şırınga edildi. Ama tam tersi oldu; yoksullar daha da yoksullaştı, zenginler daha da zenginleşti, ülkeler arasındaki eşitsizlik arttı. Savaş ve açlık insanları çaresiz bırakıyor. “Öleceksek de bu yolda ölelim” diyerek kendilerini yollara atıyorlar. Kimi dikenli tellere takılıyor, kimi denizlerde boğuluyor. Çoğumuz anlamıyoruz, “Neden böyle yapıyorlar ki” diyoruz. Böyle yapıyorlar çünkü çaresizler! Gitmezlerse zaten ölecekler. Çok acımasız bir dünyada yaşıyoruz. O ifade de oyunumuzun yazarı Matei Visniec’e ait. Göçmenlerin ülkelerini kastediyor.

Diğer ülkeler; Türkiye, Avrupa ülkeleri, Amerika ölmüyor mu?

Bu oyundaki göçmenler onlara şöyle sesleniyor; “Bizi küçümsüyorsunuz, tehlike olarak görüyorsunuz ama herkes günün birinde göçmen olabilir. Bizden korkmayın, kapılarınızı açın, sınırları ortadan kaldıralım, dünya nimetlerini paylaşalım…”

Batı’nın göçmen politikasını nasıl buluyorsunuz?

İkiyüzlüce. Göçmenlerin haklarını düşünüyor gibi görünüp kendi çıkarlarını savunuyorlar.

Türkiye’nin bu konudaki duruşu?

– Türkiye’nin Suriye politikasına başından beri karşı çıktım. Kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk, “Yurtta barış, dünyada barış” demişti. Bu en güzel dış politika anlayışıdır bence. Ortadoğu çok tehlikeli bir bölge. Oraya burnunu sokan kolay kolay çıkaramaz. ABD, Saddam’ı devirdi, ne oldu? Afganistan’a karıştı, ne oldu? Biz de aynı hataları yaptık. Daha fazla zarar görmeden oradan çekilmemiz lazım. Komşu ülkenin lideri diktatördür diye entrikaların içine girmek, “Oradan kaçanları kucaklamak lazım” deyip kapıları açmak, buraya gelenlere size oy versinler diye kendi yurttaşlarınıza tanımadığınız ayrıcalıklar tanımak, onları alelacele vatandaş yapmak… Bunları onaylamaya imkan yok.

“Kapılar açılmamalıydı” demiyorsunuz ama değil mi?

Onu diyemem. Suriye’ye müdahale etmemeliydik. Ama ettiysek tabii ki insani yardımda bulunmak çok saygıdeğer bir davranıştı. “Niye geldiler, bizi rahatsız ediyorlar” deniyor, ne yapsınlar? Bizimkiler de belki zaman zaman rahatsız olmakta haklı ama o insanlar da canlarıyla uğraşıyor.

Türkiye’deki yöneticiler mültecileri Batı’ya karşı koz olarak kullandıkları iddiasıyla eleştiriliyor…

Angela Merkel de mültecileri pazarlık konusu yaptı ve çok oy kaybetti. Türkiye’ye, “Sen onları orada tut, ben de sana şu kadar para vereyim” dedi, sonra o parayı veremedi, buradakilerle bozuştu. İnsan bunları takip edince politikanın iğrenç bir şey olduğunu görüp uzak durmak istiyor. Hadi biz uzak durabiliriz ama sorumlu durumda olanlar ne yapsın? Cambaz olmak zorundalar. ‘Bir tarafta Trump’a yanaşayım, öbür tarafta aman, Putin’i küstürmeyeyim… Çin’le ne durumdayız, Avrupa Birliği’ni ne yapsak?’ Dışarıdan bunlara bakınca insanın dili tutuluyor.

O çocuklar kışın ne yapacak?

Türkiye’de toplumun göçmenlere bakışını nasıl buluyorsunuz? Bir yanda kendi evini açanlar, iş bulanlar; öte yanda komşu olarak istemeyenler, her fırsatta şiddet uygulayanlar var. Ama hemen herkes Suriyeli göçmenler meselesini geçici bir sorun olarak görüyor, oysa uzmanlar bu konunun uzun yıllar Türkiye’nin bir gerçeği olacağını söylüyor…

Bayramda ülkelerine gittiler, geri geldiler. Türk toplumu da haklı olarak dedi ki, “Gidebiliyorlarsa niye geliyorlar.” Belki de ancak çok çaresiz olanlar burada sığınma talebinde bulunmalı. Geri kalanlar olanakları varsa ve Suriye’de bir barış yapılacaksa ülkelerine dönmeli. Burası da biraz rahat etsin. Çünkü biz daha kendi insanımızın karnını doyuramıyoruz. Üstüne bir yük daha geliyor. Yazın sokakta yalınayak, baldırı çıplak Suriyeli çocukları görünce “Kışın ne yapacaklar” diye düşünüyordum. O adamlar, kadınlar çocuklarını nasıl koruyacaklar, nasıl besleyecekler, nasıl okutacaklar? Bana sormayın, ben bilemiyorum bu işin içinden nasıl çıkılacağını. Açlık ve eşitsizlik… İnsanın karnı iyice acıkıp da başka çaresi kalmazsa ne yapacağı belli olmaz. Tutamazsınız, frenleyemezsiniz. Maalesef oralara doğru gidiliyor.

“HERKESİN SÜNNİ MÜSLÜMAN HAYAT TARZINI BENİMSEMESİ ŞART KOŞULUYOR”

Son yıllarda Anadolu turnelerinde nasıl bir Türkiye görüyorsunuz?

Anadolu’da oruç saatlerinde çay bile içemiyorsunuz artık. Eskiden böyle değildi. Mesele burada; artık bu ülkede herkesin sünni Müslümanların hayat tarzını benimsemesi şart koşuluyor.

Başka neler gözlemlediniz?

İzleyicinin tiyatroya ilgisi beni çok duygulandırıyor. Oyun bittikten sonra öyle bir tezahürat oluyor ki şaşıyor insan. Çığlık atıyorlar. Gözleri yaşlı gelip boynumuza sarılıyorlar. Kendimi Tarkan gibi hissediyorum.

“BİZ GENE DE UMUDUMUZU KAYBETMEYECEĞİZ”

Türkiye’nin göçle ilgili meselesi Suriyeli mültecilerle sınırlı değil. Bir de artık Türkiye’de yaşamamayı seçip bu ülkeden gidenler var…

Evet, duyuyorum. Artık kolay değil burada yaşamak. İnsanlarda artık ‘ikinci bir seçeneği düşünmek zorundayız’ düşüncesi var. Ülkemiz için ne kadar acıklı… Ben ülkemi bırakmam. Belki yaşım çok ilerlediği için böyle düşünüyorum. Bir de kime bırakacağız? Bizim toprağımız, bizim dilimiz, bizim insanımız… Nasıl bırakıp gidilir? Ama gidenlerin neden gittiğini de anlamıyor değilim. Türkiye, insanların sorgusuz sualsiz tutuklanabildiği bir ülke oldu. Avrupalı sanatçılar turneye gelmiyor…

Tiyatro Festivali’ndeki ‘III.: Richard’ oyunu bu yüzden iptal oldu değil mi?

“Türkiye’de bu işin kuralı yok, Osman Kavala’yı aldılar, bizi de alırlarsa” dediler. OHAL var bir kere…

O ‘hal’ her şeyi hallettiği için… Yargıç karşısına çıkana kadar en iyi ihtimalle bir yıl geçmiş oluyor.

Bir kısım da Türkiye’deki eğitim sistemiyle baş edemediği için gidiyor…

– Torunum iki yılını TEOG için harcadı. Buluğ çağında bir kız, hayatının en güzel günlerinde sabah 8’de evden çıkıp akşam 11’de eve geldi. Kimin ona böyle bir hayat dayatma hakkı var? Sonra da “Yanılmışız” deyip vazgeçiyorlar, sınavları kaldırıyorlar. “Yanılmışım, beni kandırdılar…” Çok kolay bunları söylemek. Bu ülkede tek söz sahibi sizseniz yanılmaya hakkınız yoktur. Bizi yöneten sizsiniz. Kimseye de hesap sordurmuyorsunuz üstelik. “Ben oraya milat koydum, ondan evvelkiler sayılmaz” demekle olur mu? Bunları düşündükçe insan ne yapacağını bilemiyor.

Geçen seneki röportajımızda, “Vazgeçmeyi, umutsuzluğu kendime de insanlara da yakıştıramıyorum. Mücadele edeceğiz” demiştiniz…

Evet biz gene de ümidimizi kaybetmeyeceğiz, çalışacağız. Birbirimize umut, mücadele gücü vermek zorundayız.

“SİNEĞİN SESİNİ DUYUYORSANIZ OYUN İYİ GİDİYOR DEMEKTİR”

Sizi çok az tanıyoruz. Neler yaparsınız çalışmadığınız zamanlarda?

Bir kızım, iki torunum var. Torunlarımdan biri 14, biri 12 yaşında. En az haftada bir kez görüşüyoruz. Onun dışında yüzüyorum. Spor yapmazsam kendimi kötü hissediyorum. Ama 15 gündür yapamıyorum. ‘Hamileliğin’ son günleri çünkü… Yeni oyun çıksın, tekrar başlayacağım. Oyunun ilk gecesi ölüm kalım savaşıdır. Seyirci sevecek mi, öksürmeye mi başlayacak?

Öksürükten mi ölçersiniz gidişatı?

– Öksürük ve kımıldanma. Şimdi bir de telefonların ışıkları yanmaya başlıyor. O zaman “Eyvah, seyirci gitti, hemen ilgiyi geri kazanalım” diyoruz. Ama kazanmışsak da müthiş bir sessizlik olur. Sadece uçan sineğin sesini duyarız o zaman.

GÖÇMENLİK MESELESİNİ 7 KARAKTERLE ANLATIYOR

‘Göçmenleeeer’ oyununu 21’inci Tiyatro Festivali kapsamında 21 Kasım Salı ve 22 Kasım Çarşamba 20.30’da Kenter Tiyatrosu’nda izleyebilirsiniz. Oyun, sezon boyu da cuma ve cumartesi akşamları yine Kenter Tiyatrosu’nda olacak, İstanbul’un ve Anadolu’nun çeşitli salonlarında izleyiciyle buluşacak.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here