Srebrenica’da on binlerce Müslümanı öldürmekle suçlanan Sırp General Radislav Krstiç Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından soykırım suçlusu olarak suçlu bulunup 46 yıl hapisle cezalandırıldı(2001 yılında). Böylece Srebrenitsa’da yaşananlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan ilk soykırımı olarak resmen tarihe geçti. Srebrenica, soykırımdan önce BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilmişti.

Srebrenitsa_katliami_9

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya sosyalist bir cumhuriyet olarak ortaya çıktıysa da, ülkede gerçek bir işçi demokrasisi kurulamamıştı. Sosyalist olarak anılan diğer cumhuriyetlerde de olduğu gibi bürokrasi burada da kendisini egemen sınıf olarak örgütlemişti. Mevcut federal yapıda bulunan yarı özerk cumhuriyetlerin her birinin başında bulunan yöneticiler bir yandan işçileri yoğun bir sömürü ve baskı altında tutarken, öte yandan merkezi devlet aygıtından bağımsız olarak ekonomik ve idari kararlar alabiliyor, kapitalist ülkelerle ticari ilişkiler geliştirebiliyorlardı.

Bu sistem Yugoslavya’yı oluşturan cumhuriyetlerde yaşayan halklar arasında milliyetçi zehrin yayılmasına neden oldu. 1990-91 yıllarında birer işçi devleti olduğu iddia edilen, ancak gerçekte devlet kapitalisti olan bürokratik devletlerin birbiri ardına bizzat işçiler tarafından yıkılmasından sonra, emperyalist devletlerin maşasına dönüşmüş olan egemenler arasındaki çelişkiler kanlı birer çatışmaya dönüştü.

Yugoslavya topraklarında 1990-1995 yılları arasında yaşanan iç savaş da, aslında egemen sınıfın eski Yugoslavya üzerine sürdürdüğü bir miras kavgasıydı. Bu kavgada herhangi bir insanlık değerine yer yoktu. Şehirler bombalanıyor, genç yaşlı demeden insanlar en acımasız yöntemlerle katlediliyor, tecavüz ve cinayetlerin sonu gelmiyordu. Savaşın artık sona erdiği düşünüldüğü bir dönemde yaşanılan Srebrenica Katliamı, egemenlerin kendi çıkarları için hangi yöntemlere başvurmaktan çekinmeyeceklerinin bir kanıtını oluşturuyordu.

Birleşmiş Milletler, 1993 yılı Nisan ayında Bosna’nın bazı yerlerinde “Güvenli Bölgeler” oluşturulması kararını almıştı. Bu bölgelerde BM Koruma Gücü askerleri güvenliği sağlayacaktı. Srebrenica da bu sözde “güvenli bölge”lerden biriydi. Bu kasaba halkının çoğunluğunu Müslüman Boşnaklar oluşturuyordu. Savaştan kaçarak güvenli bölgeye sığınan insanlarla birlikte kasabanın nüfusu 30.000’e ulaşmıştı.

Srebrenica’nın hemen yanında Hollanda askerlerinin görev yaptığı BM kampı bulunuyordu. “Güvenli Bölge” ilan edildiği için Boşnakların, ellerindeki silahları BM’ye teslim etmesi istendi. Boşnaklar kasaba etrafındaki Sırp milliyetçilerine karşı kendilerini koruyamayacaklarını düşünerek silahlarını vermek istemediler. BM yetkililerinin Serebrenitza’yı koruyacaklarına dair teminat vermesi üzerine silahlar BM güçlerine teslim edildi. Böylelikle Boşnaklar savunmasız bir hedef haline geldiler.

Ratko Mladiç ve Radislav Krstiç komutasındaki Sırp milliyetçi güçleri 6 Temmuz 1995’de Srebrenitza’yı kuşatmaya başladı. Kasaba bombardımana tutuldu. Ardından insanları evlere toplayıp evleri ateşe vermeye, yakaladıkları hemen herkesi vurarak ya da keserek katletmeye başladılar. BM Bosna Barış Gücü Komutanı Fransız General Bernard Janvier ise bu katliamın engellenmesi taleplerine karşı çıktı.

Böylece sayıları binlerle ifade eden insan, canlarını kurtarabilmek için dağlara doğru kaçmaya başladı. Bir kısmı da BM askerleri denetimi altında bulunan Potoçari kampına sığınmaya çalışıyordu. Bu kampa binlerce insan yarı ölü halde ulaştı, fakat canını kurtarmayı başaramadı. Kampa gelen Ratko Mladiç ve Radislav Krstiç, 11 Temmuz 1995 sabahı güya kampın denetimini elinde bulunduran Hollanda birliğinden tüm Boşnakları teslim etmesini istedi. Hollanda birliği en küçük bir itiraza bile yeltenmeden sığınmacıları katillere teslim etti.

Bunun üzerine katliam devam etti. 11 yaş ve üstü tüm erkekler bir tarafa, kadınlar ve küçük çocuklar da başka bir tarafa ayrıldı. Erkeklerin tamamı fabrikanın arkasındaki nehir kıyısında, etraftaki evlerde ve tüm çevrede katledildi. Cesetler kamyonlarla farklı farklı yerlerde kepçelerle açılan toplu mezarlara gömüldü. Kamyon şoförleri, bu vahşi katliamı daha sonra anlatmasınlar diye katliama katılmaya zorlandılar.

11-12 Temmuz günü gerçekleşen katliamda, resmi rakamlara göre 8372, tahminlere göreyse çoğunluğu genç ve çocuk yaştaki erkeklerden oluşan 10 bin Boşnak katledildi. Kadınlar ve çocuklar otobüslere bindirilerek bölgeden uzaklaştırıldı. Bu insanlar yollarda Sırp milliyetçilerinin saldırılarına maruz kaldılar, pek çoğuna tecavüz edildi ve öldürüldü. Katledilenler de toplu mezarlara gömüldüler.

Dağlara doğru kaçmaya çalışan Boşnaklar, Sırp milliyetçilerince takip edildi. Tarihe “Ölüm yürüyüşü” olarak geçen bu kaçış esnasında pek çok kişi katledildi, sağ kalanlar Tuzla ve çevresindeki köylere ulaşabildi. Elde bulunan bilgi ve belgeler, ayrıca görgü tanıklıkları, BM güçlerinin bu soykırımı engellemek için hiçbir şey yapmadığını açık bir şekilde ortaya koydu.

Soykırımın uygulayıcılarından General Kristiç 1998’de yakalanarak Lahey’ deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından yargılandı, soykırım suçlusu olarak suçlu bulunup 46 yıl hapisle cezalandırıldı. Diğer soykırım suçluları da onun ardından yakalanıp yargılandı. Bu canilerin cezalandırılması elbette olumlu ve gereklidir, ancak bütün bu yaşananların asıl müsebbibi olan kapitalizmin kendisi ortadan kaldırılmadıkça ne soykırımlar, ne de diğer felaketler son bulacak. İşçi sınıfını bölmekte kullanılan en güçlü zehir olan milliyetçilik (ve ırkçılık), yeni soykırımların önünü açıyor. Bundan ötürü milliyetçilik zehrini etkisiz kılmak için durup dinlenmeden çalışmak, her sosyalist için çok büyük önem taşıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here