İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen doğu bölgesinde yeni kurulan devlet, kısa sürede işçi düşmanı yüzünü gösterdi. Doğu Almanya hükümeti, batıya geçişlerin önünü almak için bir gece içinde Berlin’i diğer sektörlerden ayıran bir duvar inşa etmeye başladı. Duvarın inşasıyla birlikte aileler parçalandı, “işçi devletinde” işçilerin seyahat özgürlüğü ortadan kalktı.

İkinci Dünya Savaşı’nın son bulmasıyla birlikte Fransa, ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği, Almanya’yı işgal etti. Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen bölgede Demokratik Almanya Cumhuriyeti, diğer ülkelerin işgal ettiği bölgede ise Almanya Federal Cumhuriyeti kuruldu. Doğu Almanya’da kurulan devlet sözde “sosyalıst” bir işçi devletiydi, ancak kendi öz yönetim aygıtlarıyla iktidarda olmaları gereken işçiler herhangi bir şekilde iktidarda olmadıkları gibi, üretim ve paylaşım süreçleri üzerinde de söz sahibi değildiler. Stalinist bürokrasi ülkeyi demir yumruğuyla yönetmeye başlamıştı. İşçiler ise vahşi kapitalizm dönemini aratmayan bir sömürüyle karşı karşıyaydılar.

İş yükünün her geçen gün artmasına, ancak ücretlerin aynı oranda azalmasına ve yaşam şartlarının kötüleşmesine karşı inşaat işçileri 16 Haziran 1953’te bir gösteri düzenlediler. Kısa bir süre içinde 10.000 işçi daha bu protestolara katıldı. Ertesi gün, bütün Doğu Almanya’da, yüz binlerce işçi greve gitti. İşçiler, sadece eski çalışma koşullarına geri dönmeyi değil, fakat aynı zamanda hükümetin istifasını ve serbest seçimlerin yapılmasını da talep ediyorlardı. Halle, Merseburg ve Magdeburg’da grev komiteleri şehirlerin denetimini geçici olarak ele geçirdi ve siyasi mahkûmları serbest bıraktı.

Stalinist egemenler ve Sovyet işgal güçleri, isyanı kaba kuvvet kullanarak bastırdılar. Savunmasız işçilere karşı tanklar gönderildi. Yüzden fazla insan öldürüldü. Yüzlerce işçi tutuklandı ve yıllarca hapiste kaldı. Greve önderlik eden altı kişi ölüme mahkûm edildi.

1957 yılında, sadece yurtdışına yapılan gezilere değil, DAC içinde seyahat etmeyi de sıkı denetim altına alan bir pasaport yasası uygulamaya kondu. SED’in 1958’de yapılan Beşinci Kongresi, “sosyalizmin 1965 yılında tamamlanacağını” ilan etti ve Doğu Alman sendikalarının tarihindeki en büyük tasfiye hareketi başlatıldı. Bütün sendikalarda yöneticilerin üçte ikisinden fazlasının yerine, en sadık stalinist bürokratlar getirildi.

Bunun üzerine işçiler hızla “sosyalist” Doğu Almanya’yı terk ederek, kapitalist Batı Almanya’ya geçmeye başladılar. 1959’da, 145.000 kişi DAC’yi terk etti; 1960’da bu sayı 200.000 olmuştu ve 1961’de 300.000 kişinin ülkeyi terk etmesi bekleniyordu. Gidenler özelikle genç kuşaktan –gidenlerin yarısı 25 yaşın altındaydı- ve çalışmaya en uygun durumda olanlardı. Ekonomi, en üretken işçilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Bu durum karşısında stalinist bürokrasi paniğe kapıldı ve büyük bir gizlilikle hazırladığı planı 13 Ağustos akşamı uygulamaya başladı. SED (Almanya Birlik Partisi) genel sekreteri Walter Ulbrıcht, Berlin’in doğusunu ve batısını birbirinden ayıran sınırın üzerinde bir duvar örülmesini emretti. Ulbricht, 15 Haziran 1961’de, Doğu Berlin’deki bir konferansta Batı Berlinli muhabir Annamarie Doherr’in sorusuna “Niemand hat die Absicht, eine Mauer zu errichten” (Kimsenin bir duvar inşa etmeye niyeti yok) diye karşılık veriyordu, ancak sabah 13 Ağustos sabahı batıda işe gitmeye çalışan işçiler duvarı geçemediler. Aynı şekilde batıda olup da doğuya dönmeye çalışan işçilere de izin verilmedi.

Berlin halkı bir süre çeşitli yöntemlerle duvarı aştıysa da, hükümet kısa sürede duvarı yükseltti, mayın tarlaları, köpekli askerler ve gözcü kuleleriyle geçişi tamamen engelledi. Doğu ve Bati Berlin’in arasındaki bu duvar, aslında biri 3,5 digeri 4,5 metrelik iki çelik parçadan oluşuyordu. Doğu tarafına bakan duvar kaçmaya yeltenecek insanların kolay görünmesi için beyaza boyanmıştı. Doğu kısmında duvar boyunca yerde çelik kapanlar ve mayın tarlaları bulunuyordu, 186 yüksek gözetleme kulesi ve yüzlerce lamba konmuştu. Doğu tarafında motorsikletli ve yaya polisler ve köpekler de kontrol halindeydi. Duvar boyunca 25 karayolu, demiryolu ve suyolu sınır kapısı yeralıyordu.

Stalinist bürokrasi böylece işçilerin en doğal hakkı olan seyahat özgürlüğünü, diğer stalinist devletlerde olduğu gibi ellerinden tümüyle almıştı. Buna rağmen yüzlerce kişi 1989 yılına kadar çok çeşitli yöntemlerle batıya kaçmaya çalıştı. Ev yapımı planörlerle, arabaların benzin depolarında, tüneller açmak suretiyle çok sayıda insan batıya geçmeyi başardı. Bu kaçış girişimleri esnasında, sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte 300 kadar insan öldü. Son olarak duvarın yıkılmasından 9 ay kadar önce, 6 Şubat 1989’te Chris Gueffroy kaçmaya çalıştı.

1989 yılının başlarında Alman işçilerinin “Biz halkız!” sloganıyla başlattığı gösteriler sonucunda, Demokratik Almanya Cumhuriyeti hükümeti, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dahilindeki diğer Doğu Bloğu ülkelerine geçiş yapabilmesine izin verdi. Bu iznin çıkmasıyla beraber binlerce Doğu Alman vatandaşı Polonya, Çekoslavakya, Macaristan, Yugoslavya gibi ülkelerin başkentlerine akın etti ve buralarda bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız büyükelçiliklerine sığındı. Daha sonra da bu sığınmacılar özel trenlerle Doğu Bloğu dışındaki ülkelere kaçmaya başladılar. Kaçışın bu kadar yoğun olduğu bir durumda Dogu Almanya Hükümeti duruma bir çözüm bulmak için toplandı. Burada yaşayan insanlar artık bu şekilde zaten Doğu Almanya’dan çıkabildiklerine göre duvarın bir anlamı kalmamıştı.

Doğu Alman hükümeti, işçilerin yoğun baskısına dayanamayarak 9 Kasım 1989’da batıya geçişlerin serbest bırakıldığını duyurdu. Karar açıklandığı andan itibaren duvarın iki tarafında yüz binlerce insan birikmeye başladı. Gece yarısından itibaren de insanlar batıya geçmeye başladılar. 13 Ekim 1990’da ise tarihin bir ironisi olarak Demokratik Almanya Cumhuriyeti ismini taşıyan işçi düşmanı stalinist diktatörlük ve utanç duvarı tarihe karıştı.

(kaynak:Marksist.org)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here